menu Menü
Annelik, kadınlığın bir uzantısı mıdır yoksa Havva’dan bu yana kadınların üzerine atılmış zorunlu bir görev mi?Kevin Hakkında Konuşmalıyız
Annelik, kadınlığın bir uzantısı mıdır yoksa Havva’dan bu yana kadınların üzerine atılmış zorunlu bir görev mi? Ve eğer bu bir görevse, bedeli ne kadar yüksek olabilir?
Burçe Bahadır Dünya, Kadın, Kültür-Sanat, Sinema
Kurtlar Uluyor Sevgilim Geri Anadolu'nun Joan Baez'i olmak: İnanıyorum ki bu dünyada bir izim var. İleri

Dünya yalanların rüzgârıyla dönüyor. İnsan evladı sadece birbirini kandırsa yine yetmiyor, ille kendini de inandırmak istiyor. Annelik, bu yalanlar içinde en karşı çıkılmazı, inanmaya en mecbur kılınanı. Onu görür görmez sevdim, içim titredi, kucağıma alınca dünyayı unuttum. Bu ezber cümleler dışına çıkmaya kalktığınız, anneliğin aslında başka türlü hissettirebileceğini de dillendirdiğiniz an kötülükle, cadılıkla ve kim bilir daha nelerle suçlanacaksınız demektir. 

Eva, anne olunca anlamayan, başına üşüşen sevgi hareleriyle aklı karışmayan bir kadın. Aslında dünya üzerindeki pek çok kadın gibi. Dünya üzerinde pek çok kadın hayattan her istediğini aldıktan sonra anne olmuyor malum. Kendiniz için kurduğunuz hayaller iyi bir koca, sağlıklı çocuklardan ibaret değilse daha gidilecek yollar, görülecek şehirler, yapılacak işler var demektir. Peki tam da bu sırada, hazır olmadığınız bir anda, öyle zannettiyseniz, boş bulunduysanız ya da mecbur kaldıysanız? Ve yüzyılların size dayattığı yalanlarla oyalanamayacak kadar gerçekçi biriyseniz?

Kevin Hakkında Konuşmalıyız Lionel Shiver’in aynı adlı kitabından uyarlanmış, yoğun metaforlarla, sembollarla bezenmiş, Hollywood sinemasının basma kalıp anlatımından uzak bir bağımsız film. 2011 yapımı olmasına rağmen senaryosu, çekim tekniği ve ele aldığı meselesiyle zamansız filmlerden olduğu söylenebilir. Eva’nın olaydan önceki ve sonraki hayatını paralel kurguyla anlatıyor. Parçalı bir hikaye anlatımı var ancak filmden koparmıyor, kafanızda oluşan her sorunun cevabını ilerleyen dakikalarda muhakkak veriyor. Ne ile karşılaşacağımızı sembol ya da ima yoluyla gösteriyor. Bilinçli kullanılmış kamera açılarıyla karakterin ruh halini önümüze seriyor. Yönetmen ( Lynne Ramsay) ve senarist ( Yine Lynne Ramsay ve Rory Stewart Kinnear) her karede şaşırtıyor, hayran bırakıyor, karakterleri katman katman açıyor.  Tilda Swinton ve Ezra Miller oyunculuğu için bildiğimiz bütün klişeleri gönül rahatlığıyla sıralayabiliriz. Şapka çıkartırız, nefesimiz kesilir, oyunculuk dersi vermişlerdir. Ne diyelim, yetenek denen mucize karşısında insan gerçekten hayret ediyor. 

Film, kameranın beyaz bir tül perdeye ilerleme sahnesiyle açılıyor. Fonda bahçenin sulanma sesini duyuyoruz. Beyaz tül plasentayı, fıskiyenin sesi ise anne karnındaki bebeğin kalp atışlarını simgeliyor. Perdeyi açtıktan sonra Eva’nın karşısına ne çıkacak sorusuyla filmi izlemeye başlıyoruz. Hemen sonra genç, mutlu ve umursamaz Eva’yı bir domates festivalinde kolları yana açık, başka insanların elleri üzerinde taşınırken görüyoruz. İsa’nın çarmıha gerildiği anı hatırlatan bu sahne, filmin ilerleyen dakikalarında Eva’nın kurban olacağını fısıldıyor. 

Şimdiki zamana geldiğimizde Eva tek başına fakirhane denebilecek bir evde yaşıyor. Kırmızı mum, yarım kalmış yemek, dağınık bir masa. Pencereden yansıyan ve bütün filme hakim olan kırmızı. Ayağı masaya çarpıyor, ilaçlar yere dökülüyor. Biraz önceki sekansta Eva’nın mutlu hissettiği zaman yüzünün ne şekil aldığını gördüğümüzden ilaçların sakinleştirici olduğunu tahmin ediyoruz. Film sembollerle ilerliyor ancak karmaşık ya da manasız değil. Pek çok karede diyaloğa gerek kalmadan derdini anlatıyor yönetmen. Baskın rengin kırmızı olması, Kevin’in son hamlesini gerçekleştirmek için girdiği spor salonunun kapısı üzerindeki yazı, Kevin’ın tırnaklarını, Eva’nın yumurta kabuklarını aynı şekilde dizmesi, Robin Hood kitabı, duvarın boyasına kadar bütün film birbirini tamamlayan metaforlarla bezenmiş. Tek bir anlamsız kare, tesadüf ya da dışarıda kalan diyalog yok. Markette Kevin’in kurbanlarından birinin annesiyle karşılaşınca Eva bir rafın arkasına saklanıyor. Rafa dizilmiş onlarca domates konservesinin kalabalığına sığınıyor. Bir zamanlar özgürce gülümseyen Eva’nın o konservenin içindeymiş gibi kendini sıkışmış ve hapsolmuş hissettiğini anlıyoruz. Ödeme yapma sırası geldiğinde yumurtaların hepsinin birden kırılmış olduğunu fark ediyor. Market görevlisine “Böyle alıyorum” diyor. Kurban annesi kırmıştır yumurtaları. Eva ise, sorumluluğu kabullenmiş, cezası neyse çekmeye hazırdır.

Bütün bu bakışlara neden tahammül ediyor, neden o şehri bırakıp gitmiyor? Cevap, bir sonraki sekansta geliyor. Haftada bir oğluyla görüşmesi var. Kevin onu yine hapsetmiştir. Zincirlerini Eva’nın bağladığı, kilidi ise Kevin’in uzaklara attığı bir tutsaklık. Annelik her bedeli ödemeye razı olduğumuz bir tutsaklık mı gerçekten? 

Hamilelik sahnelerinden itibaren Eva’nın aslında kendini kısıtlanmış hissettiğini görüyoruz. Spor salonunda diğer anne adayları neşe içinde konuşurken Eva gergin ve düşünceli. Diğer kadınların göbekleri gururla açıkta. Geri planda konuşan kadınlardan biri “Bu çok normal” diyor. Normal nedir, diye soruyor yönetmen. Eva spor salonunun koridorunda yürürken pembe tütülü sevimli kız çocukları gülerek yanından geçiyor. Tatlı ve güleç bir kız çocuğuna bile hazır olmadığı yüzünden okunuyor. Doğum sırasında doktor Eva’ya “Karşı koymayı bırak,” diyor. E madem istemiyordun niye doğurmaya kalktın, diye soruyor insan ister istemez. İspanya’daki domates festivallerinde eğlenebildiğine, seyahat kitapları yazabilecek kadar işinin ehli olduğuna göre Eva, konu komşunun “Çocuk ne zaman,” sorularına pabuç bırakacak kadınlardan değil belli ki. Yönetmen ve senarist bu konu üzerinde hiç durmuyor. Kocasına çok mu aşık, kürtaja mı karşı, biyolojik saati mi alarm veriyor, çocuk istemediğini artık kürtaj yaptıramayacağı zamanda mı anlıyor, bilemiyoruz. Bunların hepsi mümkün elbette. Dünya üzerinde ne kadar kadın varsa, o kadar da hamilelik sebebi vardır diye düşünmüş olmalılar. Zira Eva, Havva anlamına gelir. 

Eva, bebeğiyle sarmaş dolaş huzur içinde uyumayı beceremiyor bir türlü. Susturmayı, sallamayı, mutlu görünmeyi başaramıyor.  Bebek bunu hissettiğinden mi yoksa kendi naturasından mı bilinmez, sürekli ağlıyor. Baba ( John C. Reilly) işten eve mutlu gelen, bebekle oyun oynamanın yeterli olduğunu düşünen, çocuğun ve bütün evin sorumluluğunu karısına yıkan tatlı, anlayışlı, güleç babalardan. Eva, “Zor uyuttum, sakın uyandırma,” dediğinde bebeği kucağına alıp “Sadece sallaman gerekiyor, bak ne kadar tatlı,” diye akıl verenlerden. Malumunuz mansplaining’in yeri ve zamanı yoktur! Herkes Eva’yı sorumlu tutuyor oysa oğlunu vurdulu kırdılı video oyunlarıyla oynatan, şiddete eğilimini bir türlü fark edemeyen babası. Yokluğu da varlığı da belli olmayan baba neyin geleceğini bir türlü sezemiyor. Oğlunun yaptıklarını küçük bir çocuğunun yaramazlığı ya da bir ergenin huysuzluğu diyerek geçiştiriyor. O kadar habersiz ki ok ve yay hediye ediyor. Eva ise oğlunun içindekini biliyor, hissediyor. Yüzündeki kaygıyı görüyoruz. Konduramadığı ama neyin geleceğini iyi bildiği bir kaygı. Küçük kızının kaybolan tavşanını çöp öğütme makinesinde bulduğu an hemen Kevin’e bakıyor mesela. 

Eva New York’u çok sevdiği hâlde Kevin’in mutlu bir çocukluk geçirmesi için banliyöye taşınıyorlar. Bahçesi ve pek çok odası olan evde bir odayı kendine ayırıyor Eva. Duvarlarına boydan boya haritalar yapıştırıyor. Gitmek hayal oldu bari böyle kendimi avutayım diye. (Hangi anne kendini avutmadı ki?) Kevin, “Çok çirkin, niye böyle yaptın” diye sorduğunda Eva, “Herkesin kendine ait bir odaya ihtiyacı var” diyor. (Virginia Woolf’a sığınmasın da ne yapsın?) Kevin su tabancasına doldurduğu kırmızı boyayla haritaları kullanılmaz hâle getiriyor. 

Eva ikinci hayatında yeteneklerinin çok altında bir iş yapıyor ancak yine de minnettar. Artık kendine güvenen, işinin ehli bir kadın olmadığı çekingen gözlerinden, huzursuz tavırlarından belli. Şimdi bir seyahat acentasında oturmak ve başkalarını uzaklara göndermek zorunda. Kevin’in yaraladığı bir delikanlı Eva’ya gelip hatırını soruyor. Eva, önce yine hakaret duyacağını zannederek tedirgin oluyor ancak delikanlı “Kendinize iyi bakın,” diyerek uzaklaşıyor. Hemen sonraki sahnede Eva’nın evine atılmış kırmızı boyaları temizlediğini ve nihayet bir parçanın suyla birlikte silinip gittiğini görüyoruz. Eva, kendini ancak başkalarının gözünden affedebiliyor. 

Lavabonun içindeki suda (Amerikalılar bizim gibi akan suda değil, lavaboya duldurdukları suyla yıkıyor yüzlerini, bunu çokça maruz kaldığımız filmlerinden biliyoruz zaten) Kevin ve Eva aynı kişi oluyor. Aynı yerde boğuluyorlar. Anne ve çocuk, bir diğerinin nefes alamama sebebi. Film boyunca Eva ve Kevin’in benzer hareketleri farklı zamanlarda yaptıklarını görüyoruz. Cezaevine girişte Eva’nın bedeninin yarısının görünmesi diğer yarısının kapının ardında kalması, oğlunun yaptıklarının sorumluluğunu aldığını gösteriyor. Eva ve Kevin, anne ve oğul, iç içe geçmiş sarmal gibi. Birbirlerini doğurmuş, hayatlarını ele geçirmiş, ve cezalarını çekiyorlar. 

Kevin kurban mı yoksa cellat mı sorusunu soruyor bize film. Annesi onunla top oynadığında yüzündeki mecburiyeti görüyor. Eva, “Anne her sabah Fransa’da uyanmayı hayal ediyor,” dediğinde sebebin kim olduğunu biliyor. Kevin kendisiyle top oynamadığı için Eva oğlunu doktora götürüyor. “Fiziksel bir sıkıntısı yok,” diyor doktor. Daha sonra eve döndüklerinde sadece bir defa topu geri atıyor Kevin annesine. Bu, ne yapılması gerektiğini biliyorum ama senin gibi rol yapmayacağım mesajı. 

Eva      : Bir kardeşin olacak. 

Kevin   : İstemiyorum.

Eva       : Alışırsın.

Kevin  : Bir şeye sırf alıştın diye onu sevmen gerekmez. Sen de bana alışıksın.

Eva      :  Birkaç ay için hepimiz yeni birine daha alışacağız”

Kevin annesinin samimi ilgisini istiyor.  Kendisine genellikle anlayışlı davransa bile  Eva’nın anneliği görev hâline getirdiğinin bilincinde. Daha sonra, cezaevi sırasında annesinin onu çocukken sinirlenip yere attığında kolunda oluşan yarayı gösterip “Yaptığın en dürüstçe şeydi” diyecek kadar üstelik. Oysa Eva, belki artık anneliğe hazır olduğundan ya da kızı rahatsız edici bir özellik taşımadığından ikinci çocuğuyla yakın bir ilişki kurmayı başarıyor.

Cezaevi ziyaretlerinde hiç konuşmuyorlar. Eva onu ziyarete giderek yine görevini yapıyor. Kevin’in bütün film boyunca mutlu göründüğü sadece iki sahne var. İlki çocukluğunda. Kevin hastalanıyor, Eva ise ona Robin Hood kitabını okuyor. Kitaptan okuduğu bir cümle, ne ile karşılaşacağımızın ipucunu veriyor. 

“Sen ona kusursuzca ok atan şeytan mısın?” 

Kevin, annesinin kucağına yatıyor, gülümsüyor, daha iyi anlaştığı babasını bile yanında istemiyor. Diğeri ise katliamı gerçekleştirdiği günün sabahı. İlk defa ona küçük gelen çocukluk kıyafetlerini değil, yaşına uygun biçimde giyiniyor. Çocukluğunun acısını çıkaracak ya da hayalini gerçekleştirecektir. Eva, “Nasılsın?” diye sorunca “Hiç bu kadar iyi olmamıştım,” diye cevap veriyor. 

Bir gece önce, babasının boşanmak istediğini ve büyük ihtimalle babasının kendisinin, annesinin de kız kardeşinin velayetini alacağını duyuyor Kevin. Her şeye rağmen Eva değil, koca terk ediyor. Eva’ya ise yine kendine sunulanı kabul etmek kalıyor.  Kevin annesini cezalandırmak istiyor ama en çok da ondan ayrılmayı göze alamıyor. 

Eva, Kevin’in odasının badanasını nihayet bitiriyor, düzenliyor ve ilk defa Kevin’in kıyafetlerini koklayarak ağlıyor. Rafa, Robin Hood kitabını koyuyor. Belli ki artık oğlunu olduğu gibi kabul etmeye hazır.  

Son sahnede Kevin’i ilk defa kötücül gülüşüyle değil, ürkek bakışlarıyla görürüz. “Tabii ki korkuyorum. Yetişkin cezaevinin nasıl bir yer olduğunu biliyor musun?” diye sorar annesine. Eva susar. Elbette biliyordur. 

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, bittikten sonra bile kafamızın içinde dönüp duran filmlerden. Pek çok soruyla üstelik.  Eva, Kevin’i gerçekten sevseydi Kevin farklı biri olur muydu? Kevin farklı bir çocuk olsaydı, Eva anneliğe hazır olmadığı hâlde onu sevebilir miydi? Baba, daha çok sorumluluk alsaydı her şey başka türlü olur muydu? Biz kaderimizi yaşıyor muyuz yoksa yaratıyor muyuz? 

Benim en çok merak ettiğim soru ise şuydu: 

Annelik, kadınlığın bir uzantısı mıdır yoksa Havva’dan bu yana kadınların üzerine atılmış zorunlu bir görev mi? Ve eğer bu bir görevse, bedeli ne kadar yüksek olabilir? 

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up