menu Menü
Güvercinin Fesleğen Hecesi
Hadi şimdi anlat bana, birbirine adımlanan hecelerin arasında öykünün şiire dokunduğu ânın renginden, bir ruha sarmaşık olmaktan bahset. Güvercin ormanında bir ruha sarmaşık olmak: fesleğen hecesi teninde bin güz…
Neşe Usta Deneme, Edebiyat
Zaman ve İnsanoğlu Geri Hepsi Benim Sevgim İleri

Sözcükler kıyılarının nemli virgüllerine varana dek hazanın yüzüne kar sürer gibi, bir yıldızın sokağında yürüyordu. Kirpiklerinden sayılıyordu saatlerin gecesi. Gün devriliyorken, omuzlarından dünya dökülüyordu sanki. Nefes kapılarıma açılan pencereleri, pencerelerinden duvarlara sızan fesleğen kokusu, o kokuyu dalgalandıran bir güvercin aklığı topraklaştırıyordu zamanı. Avuçlarındaki çizgi tohumları soluk sessizliğinin anlamı oluveriyordu aniden: an yalın/iz iken…

Sessiz soluğunun buğusu, kalbimin boşluklarının nabzını tutuyorken, hiç büyütüyorduk çekimsiz yer yüzlerinin dışında kalarak. Eksik bir hiçliğin renginden gizil anlamlarla an’laşıyorduk, ve caddelerce satırlar koynunda, aralık kalıyordu lirik bir parantez.

Bazı sesler vardır, siyahı beyazından yakalar, bileğini bileğine düğümsüz bağ eder. Bazı sessizlikler vardır, duruşuyla başlar her sözcük konuşmaya, sayesine kâinat yazılır… Bir defterin saman sarısı satırına mühür sen hem bir seslenişin sessizliğisin hem de bir sessizliğin sesleneni.

Yegâne duruşunun masasında ay ışığı sığınağı mektuplar ve bir çift güvercin dokusu hareleniyor ve yan yana nehirleşiyorken his uzantısı; biliyorum, ne zaman bakışlarımı göğe bıraksam sen kuşlara soluk veriyorsun. Kimse değil, yolculuklar biriktiriyor masada beklemeyi bilen o soluk mektupları. Üstündeki izlerin kokusunu duyumsarken, ellerini bir kez daha öyküye bırakıyorsun. Yüzünden okunuyor okunmamış ne varsa, kirpiklerinden dökülüyor dökülmemiş ne yoksa. Güz bir sevi seslemiyle yâdında uyuyor tüm uyanışlar…

Benim avuçlarım parmak izlerinle yeniden soluk alırken sâyesi üzerime yankı olurcasına bir âna adanır, ve kuşlar zamana soluk oluverir… Evren ihtişamlı hücreleriyle damarlarımıza dolanır.

Bazen dört duvar ıssızlığını dinleme hâli, kitapların arasında kuruttukça yeşerttiğimiz tohumların kokusunu anımsatır. Bir güvercinin ağzında duran fesleğen yaprağında kâinat büyür, hayata dokunur, ve geçip giden biten her şey arasında hiç boşluğu olur da, gitmez: baş ucunda gövdesinden ayrı düşmüş, uçmayı terketmiş, grinin berraklığını öpen bir kanat ile göz göze geldiğinde, ânın alnına mühürlenirsin, toprak göğe uzanır. Güvercin ormanında bir fesleğen hecesi adına adımlanır. Çehrendeki mısra damlası hisseder parmak izlerimdeki lâl lisânın düğüm anlarını, anlamların azlığından çoğalır: kelimesizliğim anlatır ellerindeki toprağın uyanışını…

Yazmak üzere söyleyeceğiniz çok şey vardır, fırtınayı bekler gibi yürürsünüz mevsimlere karışmak için, boşluğu doğurtmak ve güvercinlere teslim etmek için… Bazen bir ayraç isyanı olur iki iç ses, mesafesiz uçurumlardan düşmez. Noktaların çağından çağlayan sedef ile yazılan mektupların boynuna gök bağlanır…

Mektuplaşıyorum; bir ruha sarmaşık olmaktır bu… Bir fesleğen soluğu göğü getiren bir mektubun nabzını tutuyor, güvercin ormanı ağaçlar boyu kar… Bir fısıltı yankılanıyor “hissedilebilir olana ada kendini”, ardından yağmur rüzgâra dokunuyor, toprak yutkunuyor, fısıltı sessizleniyor.

Hadi şimdi anlat bana, birbirine adımlanan hecelerin arasında öykünün şiire dokunduğu ânın renginden, bir ruha sarmaşık olmaktan bahset. Güvercin ormanında bir ruha sarmaşık olmak: fesleğen hecesi teninde bin güz…

— Geceleşen öyküler var göz kapaklarının ötesinde, kapıların aralık kalsın bana ve yollara…

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up