menu Menü
Mizgin Bulut: Yokuş devam ediyor. Tırmanıyorum çünkü yaklaşmanın sonu yok. 
Gelişim, üzerine gittikçe ve düşündükçe devam ediyor. İlk öyküyü yazarken hissettiklerinizin ya da aktarma biçiminizin son öyküyle farklılık göstermesi de bu yüzden. Diliniz, dokunduğunuz, işittiğiniz, bazen bakmayı bazen görmeyi tercih ettiğiniz her şeyle beraber dönüşüyor. Bu anlamda şiirle ilgilenmek bana öyküden ayrı bir ritim vermesi açısından elbette yazınsal olarak gelişimin bir parçası. Fakat biri ötekinin yardımcısı değil. Her ikisinin de birbirini beslediği noktalar var. 
Hatice Tosun Edebiyat, Söyleşi
Redifsiz Yutkunuş Geri Pütürlü Girişi Özetlersek Eğer: Sauf Le Nom İleri

Bugüne kadar birçok dergide öyküleri ve şiirleri ile karşımıza çıkan sevgili Mizgin’in ilk öykü kitabı Yokuş Aksanı geçtiğimiz aylarda İthaki Yayınları aracılığı ile bizlerle buluşmuştu. Biz de bu güzel söyleşi vesilesi ile ilk kitabın heyecanını sizlerle paylaşmak istedik.

Hatice Tosun: Hayat içinde öykü ve hikâyeyi eş anlamlı olarak göremediğimizi düşünüyorum. Gerek yaşayarak gerek dinleyerek onlarca hikâyeye şahitlik ediyoruz. Öykü, sanki bu şahitliklerden sonra ortaya çıkıyor, elimizde kalanlarla kurgulanıyor.

Sen, öykücülüğünde nasıl bir hikâye birikiminden yararlandığını düşünüyorsun?

Mizgin Bulut: Yaşamın içinde birçok hikâyeye maruz kalıyoruz. Tabii üzerine gidip dinlemekte, görmekte direttiğimiz hikâyeler de yok değil. Hikâyeler bir biçimde karşımıza çıktığında onları algılama, kabullenme belki inkâr etme durumlarımız tamamen bakış açımızla ilgili. Bu yüzden zihnimizdeki her öykü farklı bir harçla yoğruluyor ve bu noktada bizi sadece şahit olmaktan kurtarıp bir anlatıcı yapabiliyor. Buna bağlı olarak maruz kaldığım ya da ısrarla üzerine gittiğim her hikâyenin öykülerime dokunduğunu söyleyebilirim. 

H.T. : Taslaklardan asıl metinlere; metinlerden derli toplu bir dosyaya evirilmek yazar için zor, uzun ve yorucu bir süreç. Dönüp yeniden bakmak, düzeltmeler yapmak ve hatta bazılarını elemek zorunda kalmak yazarlığına nasıl bir katkıda bulundu?

M. B. : Emeğin asıl yoğunlaştığı yer orası. Onları bir kitap ya da bir dosya içinde görme fikri, üzerine bir şey katabilmek, dönüştürebilmek açısından daha geniş bakmanıza ve ciddiye almanıza yardımcı oluyor. Bu süreçte paylaşım halinde olduğum kişilerin dönütleriyle beraber yazmaya olan heyecanım ivme kazandı. Aynı zamanda silerek çoğalan her şey de başka bir kapı araladı. 

H. T. : Sanırım birçok yazar adayının merak ettiği soru: “Artık süreci tamamladım, dosyam hazır.” denilen yerin neresi olduğudur. Böyle bir “son nokta” var mı hazırlık sürecinde? Var ise hissettiriyor mu kendini?

M. B. : Dosyanın hazırlanma aşaması hatta hazırlanmaya karar verme aşaması bile bu stresli sorunun etkisinden kurtulamıyor.
Öyküler yazılırken, başladığı ilk andan son ana kadar çeşit çeşit sona, akışa sahip olabileceğini bilmek bir seçim yapmak konusunda zorlayıcı. Beni de zorladığını itiraf etmeliyim. Çünkü hayatın içindeki hikâye akmaya devam ediyorken ısrarla zihninizdekine odaklanmak ve yazdığınızda diretmek güç. Sıkı sıkıya tutmak yerine öykülerin dönüşmesine biraz izin verdim. Ana tema üzerinde bir pergel görevi görmeyi kabul ederek… Merkezini bildiğiniz o dairenin çapı zaman uzayıp zaman zaman kısalsa da iki ucun birleştiği o anı hissediyorsunuz. En azından benim için öyle oldu.

H. T. : Yokuş Aksanı’nı oluşturan öykülere geçersek; editörler, okurlar, eleştirmenler tarafından yazdıkların birçok açıdan değerlendirilip sınıflandırılacaktır. Ancak benim merak ettiğim, öykülerin yazarı olarak sen bu dosyayı nasıl bir tema ile bir araya getirdin? Senin hedeflediğin “ulaşılması gereken o nokta” var mıydı? Varsa nedir?

M. B. : Dosyayı oluşturmaya karar verdiğimde de sonrasında da bir kılıf düşünmedim hiç. Bu yüzden bir ana izlekten söz etmek doğru olmaz. Ancak her birinde birbirine dokunan sinir uçları var, olsun istedim. İnsanda başlayıp yine insanda biten bir yolculuk gibi sürmesini kurgularken bir hedef belirlememiştim. Fakat bu içgüdüsel istençle oluşturuldu. 

H. T. :
 Yokuş Aksanı’nın öykü evrenine giriş yaptığımız ilk öykü: Devoğlan. Bu öyküde dil oldukça yalın, karakterler kıvamında belirginleştirilmiş, kurgu insanı hiç de yormuyor derken finalde donakaldığımız bir cümle ile tüm öykü okurun zihninde biçim değiştiriyor. Eminim ki bu öykünün son halini alması da kitabın ilk öyküsü olarak tercih edilmesi de kolay bir süreç olmamıştır. Bu yoğrulma sürecinden bahseder misin?

M. B. :  Daha önceden yayımlanmış birkaç öykünün düzenlenmesini saymazsak, dosyada olmasına karar verdiğim ilk öykü Devoğlan’dı. Kurguda ya da yazın dilinde olabilecek herhangi bir aksaklığın vermek istediğim mesajın önüne geçmemesi için çok okuduğum aynı zamanda çok da okuttuğum bir öykü oldu. Baştan beri işlemekte emin olduğum konudan hiç sapmadı, sonunu tasarlamıştım. Sadece biçimsel değişiklikler, çoğunlukla ifadeler üzerine çalıştım. 
Kitabın ilk öyküsü olma fikri ise editörüm Devrim Horlu’ya ait. 

H. T. : Devoğlan öyküsüyle tanıştığımız Mizgin Bulut’u, artık diğer öykülerinde yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz. Dili, karakter seçimleri, kurgu anlayışı, beslendiği kaynaklar ortaya çıkıyor ve zihnimizdeki Mizgin Bulut öykücülüğü giderek daha da şekilleniyor.

Sırasıyla üzerine konuşmaya başlarsak; öykü dilini nasıl geliştirdin? Bir yandan da şiir çalışmaların olduğunu biliyoruz ki öykülerinde de yer verdiğin mısralar var, bu iki tür, öykü ve şiir, dil becerisi olarak sana neler kazandırdı?

M. B. : Gelişim, üzerine gittikçe ve düşündükçe devam ediyor. İlk öyküyü yazarken hissettiklerinizin ya da aktarma biçiminizin son öyküyle farklılık göstermesi de bu yüzden. Diliniz, dokunduğunuz, işittiğiniz, bazen bakmayı bazen görmeyi tercih ettiğiniz her şeyle beraber dönüşüyor. Bu anlamda şiirle ilgilenmek bana öyküden ayrı bir ritim vermesi açısından elbette yazınsal olarak gelişimin bir parçası. Fakat biri ötekinin yardımcısı değil. Her ikisinin de birbirini beslediği noktalar var. 

H. T. :
 Ayrıksı ya da çabucak fark edilir karakterler yerine daha sıradan ve bu yüzden daha sahici karakterler yaratmışsın. Kurgu içerisine yedirdiğin detaylarla şekillenmesine özen göstermişsin. Tüm öyküler göz önüne alınınca bunun bilinçli bir tercih olduğu anlaşılıyor. Peki, öykü karakterlerini seçme ya da yaratma sürecin nasıl şekilleniyor?

M. B. : Hayatın içinde yeterince ötekiyle karşılaşıyoruz. Bunları görmek ya da görmemekle ilgili tercihlerimiz farklı olsa da var olduklarının bilincindeyiz. Bu yüzden ötekinin meselesini sıradan diyebileceğimiz karakter kurguları ile yansıtmak istedim. Tüm detaylar da bu fikir üzerine kuruldu. 

H. T. : Kurgularında gerçek yaşamla çelişmeyen bir izleğin var. Ama bunun yanı sıra öykü finallerinde okuru şaşırtmayı da amaçlıyorsun. Bunu da çoğunlukla küçük bir detayla, birkaç cümle ile ve yerinde bırakılan boşluklarla yapıyorsun. Bir öyküyü kurgularken izlediğin yol nedir?

M. B. : Bilhassa yaşama, insana dokunabilmesini çok istedim. Öykülerin sonlarında, şaşkınlık veren meselelerin aslında çok olağan akışlar içinde gerçekleşmesiyle de hayata bir göz kırptığı söylenebilir. Bu yüzden karakterle nerede karşılaştığım ya da nerede karşılaşabileceğim üzerine düşünüyorum. Ben bu karakterlerin hikâyesini kurgularken benim zihnimde var olandan bir farklısının da okurda olduğunu biliyorum. Bu yüzden, boşluklar bana elzem görünüyor.

H. T. :
 “Ferasetli Kuş” öyküsünü diğer öykülerinden ayrı bir yerde tutuyorum. Orada, bize hatırlattığın bir efsane var. Çocukluğumuzdan bugüne taşıdığımız efsanelerimiz, inanışlarımız ve birtakım adetlerimiz mevcuttur. Aynı şekilde “Makasla Yürümek” öyküsü de bu tür adetlerden birine değiniyor. Bu anlamda senin halk hikâyeleriyle, efsanelerle ve daha genel anlamda sözlü edebiyat ile ilişkin nasıldır?

M. B. :  Her ikisi de kurgulanmış olsalar bile, çok geniş bir kültüre sahip olan bu alanda, bir yerle ilişiklerinin olması mümkün.  Temelde, sözlü edebiyatın ve efsanelerin bizde yarattığı o hayret duygusunu seviyorum. Bu öyküler de en başta benim hayretime temas ettikleri için onları yeni bir anlamla açabilmeyi diledim. Çocukluğumu epey renkli geçirdiğim topraklarda efsane ve hikâyelerle büyüdüm.  O hikâyeleri düşünmek, onları belki bir kulağından tutabilecek öyküler yazmak bana çocukluğuma dair bir şeylerin iade edildiği hissi veriyor. 

H. T. : Son olarak; Yokuş Aksanı’nı bir ilk kitap olarak her şeyi ile kucakladığınızda Mizgin Bulut’un kendisine ve öykücülük dünyasına dair tüm dertlerini döktüğünü söyleyebilir misin? İnsan olmak, kadın olmak, yalnız olmak, biçilen rollerimize karşı durmak… Mizgin Bulut bu yokuştan aşağı mı yuvarlanıyor yoksa bu yokuşu tırmanıyor mu? 

M. B. : Yaşamımın, bu zamana kadar olan tüm taşlarını değilse de büyük bir kısmını eteklerinden döktüğünü söyleyebiliriz. Yokuş devam ediyor. Tırmanıyorum çünkü yaklaşmanın sonu yok. 

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up