menu Menü
"Hasta Dünya"ya El Veren Adam: Nâzım Hikmet
Ve Deleuze ‘ün de belirttiği gibi, "gören ve duyan olarak", edebiyatın nihai amacı doğrultusunda, "sabuklamanın içinden bir sağlık yaratımını ya da bir halkın keşfini, yani bir yaşam olasılığını" çıkarıyordu ortaya; hasretten, kavgadan, ümitten mustarip bir ömrün ve hasta dünyanın hekimi gibi.
Devrim Çakır Biyografi, Edebiyat, Eleştiri
Halil Yörükoğlu: Derdim, hayata ve kadınlara karşı bir şeyleri halledememiş erkekleri anlatmaktı. Geri Redifsiz Yutkunuş İleri

“bütün kuvvetinle nefes al”

Gezegen, kısa sürede pandemiye dönüşen salgına rağmen her zamanki gibi dönmeye devam ederken, yirmi dörtlü tuvalet kâğıdı ve makarna-konserve gıda stoklarıyla kısmen evlerine kapanan dünya sakinleri, endişeyle bu dönemin de tarih olacağı, yüzyıllardır çeşitli kurgularla yollarını kesen “kıyamet” ve “yok oluş” senaryolarının bu kez de gerçeğe dönüşmediğinin anlaşılacağı o günün gelmesini bekliyor. Dünyanın son gününe kadar öyle ya da böyle çalışmak zorunda olanlarsa, “gönüllü karantina” ya giremediklerinden, doğrudan ciğerlerine yürüyen virüsün bir adım ötesinde, kullanılmış maske atıklarıyla dolu kısmen boş caddelerden geçerek evlerine dönerken nefeslerini tutuyor. “Hasta Dünya”nın dört bir yanından ekranlara yansıyan dehşet verici vaka ve ölü sayıları karşısında, salgınla mücadele kapsamında “geçici bir küresel hükümet kurulması” gibi ütopik çözümler bile dillendirildi; bazı büyük otomobil ve beyaz eşya markalarının acilen solunum cihazı üretimine başlaması, hatta veteriner hekimlerin ellerindeki yoğun bakım ünitesi ekipmanlarını her ihtimale karşı hazır bulundurmaları gerektiği konuşuldu. Hayat bir yolunu buldu, maskeler bile hemen özel bir şekle şemale ve kişiselliğe büründü; yüz yüze bakmak tarih oldu. Fantastik ile gerçeğin sınırında, kocaman bir hikâye en temel unsurundan çatırdarken, bazı şeyler eskisi gibi olmayacak, dendi: Nefes alıp vermek artık çocuk oyuncağı değildi. 

En baştan, yani belki de ilk “söz” ağızdan çıktığından bu yana, dünyanın her birimizden bağımsız ama aynı zamanda hepimizle birlikte var olan büyük hikâyesine küçük hikâyeleriyle karışmış milyonlarca insan, kendi “küçük kıyamet”lerinin dünyanın sonundaki nereden ve nasıl geleceği belli olmayan o “büyük kıyamet”in bir parçası olduğunu hiç bu kadar derinden hissetmemişti belki de. Gilles Deleuze ‘ün de belirttiği gibi, “görüp duyduklarından gözleri kızarmış, kulak zarı delinmiş bir halde”[1] dönenlerin, yani hikâyenin başından beri, kendini, hayatı ve insanı dil’le/söz’le anlayıp dinleyen, “perdenin arkasını” da gören ve sonra bunu kendi cevherinden söyleyenlerin zaten bildiği bu gerçek, şimdilerde pek çoğumuz için daha görünür bir hal aldı: Kaderim kaderine bağlı, nefesim nefesine, evet, tam da öyle: Ya hep beraber ya hiçbirimiz. Aynı kaygılı hikâyenin farklı köşelerinde, “Şimdi ne olacak?” diye soruyoruz belki de, “Yarına ne kalacak?” 

Herkes gittiğinde yeryüzünü kaplayacak olan o tuhaf sessizliğe, bin türlü hayvanın kendine özgü sesi ve türün yarattığı uygarlığın artık işe yaramayan nesnelerinin insansız serinliği de eklenecek elbet. Ve hangi asra denk düşersen düş, sen gittiğinde o biricik hikâyeni biraz da senden kalanlar anlatacak. Eşyanın tabiatı da eninde sonunda insanın tabiatına bağlı çünkü ve buradan bakınca, yokluk bazen sadece bir serinlik; ölüm, eşyanın onu var eden insanî ısıyı sonsuza kadar yitirişi (de) demek. Birkaç fotoğraf, telefon defterleri, kimlik, bir kartvizit, bir otobüs bileti, el yazısıyla üzerine “piyesler” diye not düşülmüş bir kâğıt parçası mesela… “Bir çarpı bin kere” hasretten, kavgadan ve ümitten ibaret bir ömrün sonunda, yokluğun mutlak serinliğiyle bir ceketin cebinde dünyaya terk edilen o cüzdan, neler söyler içindekilerle ve içinden taşanlarla geride kalanlara? 

3 Haziran 1963’te, Moskova’daki evinde yaşama veda eden Nâzım Hikmet’in ceketinin cebinde sakin serin bekleyen o kahverengi deri cüzdanı eline alan Vera Tulyakova, “O sabah, kimliğini istediler benden” diye yazacaktı sonradan, “Henüz seni götürmemişlerdi. Hayatımda ilk defa ceketinin cebine elimi soktum. Cüzdanından kimliğini çıkarttım. Bir de fotoğrafım çıktı cüzdanından. 1957 yılında birbirimize resimlerimizi vermiştik anımsıyor musun? Sen kendininkinin arkasına kurnazca ‘Vera kızıma’ diye yazmış̧ ve ok saplanmış̧ yaralı bir kalp resmi çizmiştin. Ben sana bir şey yazmadan vermiştim fotoğrafımı. O sabah, öylesine çevirdiğimde arkasına yazılmış̧ dizeleri gördüm. Senin küçücük harflerinle yazılmıştı. İşte şimdi bunu öğrenmek istiyorum Nâzım, bu şiiri ne zaman yazdığını…”[2]  

2008’de, Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen “Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu… Nâzım, Vera, Moskova’dan İstanbul’a” adlı sergi, ilk kez bir araya getirilen kişisel eşyaları, özel belgeleri ve elyazmalarıyla, Nâzım Hikmet ve eşi Vera Tulyakova’nın Moskova yıllarına ait anıları memleketlileriyle buluşturmuş, o renkli evi özel bir tasarımla yeniden var etmeye çalışmıştı. Şairin yaşamının son yıllarında ceketinin cebinde taşıdığı, vatanı hariç pek çok farklı coğrafyada ona yoldaşlık eden deri cüzdan da ilk kez sergilenen bu eşyalar arasındaydı. Vera’nın 1957’de şaire verdiği üç fotoğraf, cüzdanın iç gözlerinden birinde duruyordu: “Gelsene dedi bana / Kalsana dedi bana / Gülsene dedi bana / Ölsene dedi bana // Geldim / Kaldım / Güldüm / Öldüm[3] diye yazmıştı Nâzım Hikmet, o “küçücük harfleriyle” sevdiği kadının fotoğraflarından birinin arkasına… 61 yaşındaydı bu dizeleri yazdığında. Farklı coğrafyalardaki dostlarıyla zaman zaman bir araya gelip hasret giderse de artık vatan haini sayıldığı “uçak uçuşu ile iki kanatlık yerde”ki memleketinden ve oradaki sevdiklerinden tam on iki yıldır uzaktaydı. Türkiye’deki yaşamının en verimli yıllarını da cezaevlerinde geçirdiğinden olacak, o dönemde de, gurbette de hep “hasretle” diye imzalıyordu mektuplarını, telgraflarını. Nefes alıp verir gibi özlem duyuyordu belki de, kalp atışı gibi, öylesine doğal ve kaçınılmaz bir şekilde; “şahsın şahsi felaketi”nin içinden “insanlığın ıstırabı”nı, bireyin rüyasından toplumun rüyasını derliyor, büyük hikâyeyi bir ucundan tutuyordu – belki de en keskin ucundan. 

Öte yandan, “Kişi kendi nevrozlarıyla yazmaz” diyordu Deleuze Kritik ve Klinik‘te, bazı edebiyatçıların ve filozofların eserlerindeki yazınsal üslupla yaşam tarzlarının nasıl birbirini doğruladığını incelerken: “Nevroz, psikoz; bunlar yaşam geçişleri olmaktansa, süreç kesintiye uğradığında, engellendiğinde, tıkandığında içinde düşülen durumlardır. Hastalık bir süreç değil (…) sürecin durmasıdır. Bu haliyle yazar da hasta değil, daha ziyade hekimdir, kendisinin ve dünyanın doktorudur. Dünya, hastalığın insanla karıştığı belirtiler bütünüdür. Bu durumda edebiyat bir sağlık girişimi olarak ortaya çıkar.” Kendi hastalığının dünyanın hastalığından, kendi kıyametinin dünyanın kıyametinden ayrı düşünülemeyeceğini bilen, biricik olanla evrensel olanı ahenkle bütünleştiren ve o özgür dille hayatı sarıp sarmalayan Nâzım Hikmet de, uzun yıllara ve farklı coğrafyalara yayılmış kocaman bir kişisel ve toplumsal hasretin söz’ünü söylüyordu durmadan; kendisinin ve dünyanın hekimi olarak, bir “sağlık girişimi”nin izini sürüyordu belki de.

1943’te, Bursa Cezaevi’ndeyken yazdığı bir mektupta şöyle sesleniyordu Kemal Tahir’e: “Fakat, tuhaf değil mi, birkaç ay önce anladım ki, insanlığın kanlı yahut kansız büyük felaketi ve ıstırabı dediğimiz şey, küçük şahsi felaketlerin, şahısların çektiği ıstırapların dışında değil, bunun diyalektik bir sentezidir. Ve şahsın şahsi felaketleri dışında mücerret hiçbir insanlık ıstırabı yoktur.”[4] “Şekil ve muhteva” ilişkisine odaklanan zihin açıcı satırlarıyla, sonraki kuşaklar, özellikle de edebiyatçılar için neredeyse ders niteliği taşıyan bu mektuplaşmalar, Nâzım Hikmet’in daha 1940’larda, özgürlüğü elinden alınmış bir edebiyatçı ve elbette bir “insancık” olarak -bugünün deyimiyle- temel motivasyon kaynağını cesaretle ve “sanatkârcasına samimiyetle” sorguladığını, onlarca dilde yıllardır okunan ve geleceğe de konuşan eserlerinin cevherini didik didik ettiğini de gösteriyordu. “(…) kinim ve garazım ön planda insanlara değil, düzene çevriliyor” diye yazıyordu örneğin 1944’te Kemal Tahir’e, “Bu işten sanatım kaybediyor” diye dertleniyordu: “Çünkü sanat ön plana düzenin değil, düzen fonda olmak şartıyla konkre insanın ve macerasının alınmasını istiyor.” Oysa belki de boşuna tasalanıyordu… Çünkü, diğer eserleri bir yana, sadece Memleketimden İnsan Manzaraları‘nın düzyazı, şiir ve senaryo tekniklerini ustaca harmanlayan on yedi bin satırlık soluk soluğa koşusu bile, aynı mektuplarda, “Tip yaratmak değil, insanları yazmak lazım. (…) İstiyorum ki okuyucu 12 bin mısrayı bitirdikten sonra vıcık vıcık insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olsun” diyen şairin küçük kıyametinden ve büyük hasretinden besleniyordu: “Şahsın şahsi felaketi”nin “insanlığın ıstırabı”yla kesiştiği noktaları, sanatından bir şey kaybetmeden sunuyordu okuruna. Ve Deleuze ‘ün de belirttiği gibi, “gören ve duyan olarak”, edebiyatın nihai amacı doğrultusunda, “sabuklamanın içinden bir sağlık yaratımını ya da bir halkın keşfini, yani bir yaşam olasılığını” çıkarıyordu ortaya; hasretten, kavgadan, ümitten mustarip bir ömrün ve hasta dünyanın hekimi gibi. 

Yirminci asrın ortasından, hem de ikinci büyük savaşın en harlı yılından, “Hayır, / kendi asrım beni korkutmuyor / ben kaçak değilim[5] diye sesleniyordu bize Nâzım Hikmet. İçindekilerle ve içinden taşanlarla birlikte 58 yıl önce dünyaya terk ettiği o deri cüzdan, yirmi birinci asrın belki de bu en harlı günlerinde, yokluğun serinliği ve eşyanın tabiatı içinde, insanlığın büyük hikâyesine karışmış küçük hikâyesini söylüyor hâlâ; kalp atışı gibi, öylesine doğal ve kaçınılmaz bir şekilde. Bizse, falanca ülkenin hangi oranda aşılandığını incelerken, bir kapanıp bir açılan sınırlar ve “mutasyon” kaygıları içinde, yirmi birinci asrın yirmi birinci yılına denk düşen bu trajik hikâyenin farklı köşelerinde durmuş düşünüyoruz: Bir yandan kayıplarımızı sayıp bir yandan endişeyle geleceği ölüp biçerken, tırnak içindeki Batı’nın bile -en azından bir çare bulanana kadar- tırnak içindeki Doğu’ya özgü o tırnak içindeki kaderle sınandığı tuhaf günlerden geçiyor, kendi asrımızdan korkuyoruz: “Bütün kuvvetinle nefes al” diye sesleniyor o sırada şair bize “19 Yaşım”dan, “hasta dünya”ya el verip büyük hikâyenin bir ucundan tutuyor hâlâ: “Oku / yaz / boz / bağır / çağır! // Bütün kuvvetinle nefes al.. // Kafanda / kalbinde / etinde / iskeletinde ihtilâl…


[1] Kritik ve Klinik, Gilles Deleuze, Norgunk Yayıncılık, 2007.

[2]“Şehrime ulaşamadan bitirirken yolumu…” / Nâzım ve Vera, Moskova’dan İstanbul’a, YKY, 2008. Aynı adı taşıyan sergi, M. Melih Güneş küratörlüğünde, Sadık Karamustafa’nın tasarımıyla gerçekleştirilmişti.    

[3] “Vera’ya”, Son Şiirleri (1959-1963), YKY, 2002.

[4] Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar, YKY, 2019.

[5] “Yirminci Asra Dair”, Kuvayı Milliye (Şiirler 3), YKY, 2002.

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up