menu Menü
Köksüz: Hayat, bizi hizaya sokmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz. 
Hele ki toplum kurallarına haddinden fazla kıymet verenleri hiç es geçmez.  Köksüz, evin babasını kaybetmiş bir ailenin yaşamına ortak ediyor seyircisini ve şu soruyu soruyor? En çok kim yenilir? Hayatını evin temizliğine adamış, acizlikten aldığı kuvvetle çocukları üzerinde tahakküm kuran anne mi? Babasıyla birlikte çocukluğunu da kaybeden, artık erkek olmak zorunda bırakılan ergen mi? Gençliğinin, okumuşluğunun gücüne yaslanıp evin bütün sorumluluğunu sırtında taşıyan genç kadın mı? Yoksa bütün bu kaos içinde bir türlü sesini duyuramayan küçük kız mı? 
Burçe Bahadır Kültür-Sanat, Sinema
Dünyaya Bir Kez Daha Gelsek Yaşanabilecek Mümkünlükler Geri Halil Yörükoğlu: Derdim, hayata ve kadınlara karşı bir şeyleri halledememiş erkekleri anlatmaktı. İleri

Yönetmen- Senaryo:  Deniz Akçay

Oyuncular: Ahu Türkpençe – Lale Başar – Savaş Alp Başar – Sekvan Serinkaya – Mihriban Er

Hayat, bizi hizaya sokmak için hiçbir fırsatı kaçırmaz. Hele ki toplum kurallarına haddinden fazla kıymet verenleri hiç es geçmez.  Köksüz, evin babasını kaybetmiş bir ailenin yaşamına ortak ediyor seyircisini ve şu soruyu soruyor? En çok kim yenilir? Hayatını evin temizliğine adamış, acizlikten aldığı kuvvetle çocukları üzerinde tahakküm kuran anne mi? Babasıyla birlikte çocukluğunu da kaybeden, artık erkek olmak zorunda bırakılan ergen mi? Gençliğinin, okumuşluğunun gücüne yaslanıp evin bütün sorumluluğunu sırtında taşıyan genç kadın mı? Yoksa bütün bu kaos içinde bir türlü sesini duyuramayan küçük kız mı? 

Köksüz; tanıdık bir hikâyeyi duygu sömürüsüne yüz vermeden, trajikomik ve son derece gerçekçi anlatıyor. Ailesi için kendini hırpalayan bir Feride muhakkak tanımışızdır. Lavabonun temizliğini çocuklarının hislerinden daha fazla önemseyen Nurcan akrabamızdır, komşumuzdur ve maalesef bazılarımızın annesidir. Çocukluğunda, gençliğinde nereye sapacağını bilmeyen, erkek egemen toplumun takdirini kazanayım derken baş aşağı düşen erkekler zaten saymakla bitmez. Sokakta, işyerinde, markette, dolmuşta, otobüste, kafasına vurdukça diğer taraftan zıplayan lunapark oyuncakları gibiler. Hele ki tonton, bizi sürekli doyurmak isteyen iyilik meleği nenelerimizi düşünelim. İş evliliğe gelince “gelinlikle çıkan, kefenle döner” deyip onu yemeye gelen Kurt’un bile ödünü patlatacak kadar acımasız olabilirler. 

Nurcan, kocası yaşarken bakkala pazara gitmemiş, gitmemeyi tercih etmiş ya da ettirilmiş bir kadın. Kendi başına otobüse binmek istemiyor, kız kardeşine ziyareti bile macera hâline gelebiliyor. Bütün bu yap-a-madıklarının acısını çocuklarından çıkarıyor.  Acil olduğunu söylediği ihtiyaçlar için bakkala gitmiyor, küçük kızının okuldan gelmesini bekliyor. Yıllardır yaşadığı mahallede usta bulmaktan aciz. Bunları yapabilmesi için tek engelin kendisi olduğunu kimseye fırsat vermeden o söylüyor: “Sizin anneniz aptal, beceriksiz.”

Söylüyor ki Feride iyice çaresiz kalsın karşısında, hiç sesini çıkarmadan yükü alsın, omuzlasın. 

Feride üniversite okumuş ve mahallesine göre ‘modern’ bir işyerinde çalışıyor. Evin para getireni, her işine koşturanı, herkesin arkasını toplayanı olmak zorunda kalmış. Ergenliği ve babasızlığı ile baş edemeyen erkek kardeşinin sorumluluğu da onun üzerinde, annesinin altından kalkamadığı gündelik işlerin yükü de. Babadan kalan bir araba var ama kullanılmıyor, evin alt katı dayalı döşeli ama orada yaşanmıyor. Tıpkı Feride’nin gençliği ve özlemleri gibi onlar da bekliyor. Otuz iki yaşında, çalışan, eğitimli bir genç kadın ama arabayı kullanmak aklına bile gelmiyor. O hakkı kendinde gören sadece İlker. On altı yaşında ama olsun, erkek. Anahtarları çalıp yolda kalmayı göze alabilir. Feride alamaz. 

İşyerinde hoşlandığı flörtöz bir genç adam Feride’yi sinemaya davet ediyor. Sevinçle kabul etse de daha sonra annesinden gelen telefonla daveti iptal etmek zorunda kalıyor. Lavabonun vanası patlamıştır. Feride tamirci bulmak zorundadır. Gezmeye tozmaya yanına yol arkadaşı arayan bu genç adama denk olmadığını anlıyor Feride. O, kendine zaman ayırmayı beceremeyecek kadar boynu bükük, şehirli iş arkadaşlarına uyum sağlayamayacak kadar çekingen. Öyle ki çaycı kadına bile belli edemiyor kendini. Bir bardak su isteyemiyor ondan. Ya sesini yükseltmeye korkuyor ya da talep eden biri olarak göremiyor kendini. Yine aynı işyerinden- ki Feride’nin başka bir ortamda biriyle tanışma şansı da yok zaten- Gülağa lavaboyu tamire geliyor, arabayı satışa çıkarıyor. Feride’nin vakti olmadığında hemen vazgeçmeyecek, onu bekleyecek hatta olduğu yere gidebilecek biri Gülağa.  Feride’nin gönlüne girebilmek için babasız evin temelini doğrultmaya yarayan bir demir parçası olmaya aday. Feride, Gülağa’ya göre daha alımlı, onun bulabileceği en akıllı kadın, belki de en eğitimlisi. Lavabo için alet edevat almaya Koçtaş’a gidiyorlar. Koçtaş reyonunda evlenme teklifi almanın anlamı nedir? Hem de şu sözlerle. “Senin tamirat işlerinden anlamana gerek yok. Anlayan birini bulursun.” İşte Feride’nin gelecekteki hayatı da böyle tatsız tuzsuz böyle ruhsuz olacaktır. Yalnızca görevler yerine getirilsin diye yapılmış bir anlaşma. Yine de bitmek bilmeyen sorumluluklardan kaçmak, rahat bir nefes alabilmek için Gülağa’nın teklifini kabul ediyor. Nurcan, mutsuz olacaksın diyor kızına. Aşk evliliği yapmasını istediğinden değil, bir başına kalmaktan korktuğundan elbette. Nişan günü belini sakatlıyor Nurcan. “Doğduğundan beri bir uğursuzluk var senin başında. Yazık, nişan da kaldı,” diyor kızına. Nasıl ki o hep kendine acıyor, kızı da acısın, yoluna çıkan ilk zorlukta hemen geri dönsün istiyor. O çok beğendiği gençle sinemaya gideceği zaman annesine karşı koyamayan Feride, sevmediği adamla evlenebilmek için aslan kesiliyor. Gezmeyi, eğlenmeyi kendinde hak görmüyor ama iş toplumun onayladığı evliliğe gelince annesine karşı koyabiliyor. Nurcan’a beyaz işli yatak hazırlanıyor salonda, o nişan her hâlükârda yapılıyor.

Havada kalmış iki bölüm var. İlki küçük kız Özge. Özge, on bir on iki yaşlarında, evin içinde görülmeyen, kendini belli edemeyen tek karakter. Kendini annesine sevdirmek için hediyeler alıyor, anne beğenmezse hediyeyi yeniliyor, verdiği bütün görevleri hiç karşı çıkmadan yerine getiriyor ama annesini okul gösterisine bile getirmeyi başaramıyor. Özge’nin görülme arzusunu dergilerden kesip bir deftere yapıştırdığı göz fotoğraflarından anlıyoruz. Fark edilmediği için ruhunda yaşadığı acıyı bastırmak üzere kendini yaralıyor, bilerek elini kanatıyor. Yine de kimse görmüyor onu. İlerleyen sahnelerde Özge ile ilgili tekrar somut bir olay bekliyoruz ama mevzu orada kalıyor. Yönetmenin bir bildiği vardır şiarıyla düşünecek olursak, Özge’nin görünmezliğini seyirciye yansıtıyor diye avutabiliriz kendimizi. Biz de görmüyoruz artık Özge’yi, önemsemiyoruz. Belki Nurcan da bir küçük Özge idi çocukken. Belki Özge de büyüdükçe görülmenin bir başka yolunu bulacaktır annesi gibi. 

Diğeri, İlker’in arkadaşının annesiyle kurduğu cinsel ilişki. İlker’in yaşadığı boşluğu babasının arabasının peşinden koştuğunda, anneannesinin kucağında ağladığında, Feride ile kavga edip sarıldıklarında, düğün sahnesindeki beceriksiz erkeksi dansında anlıyoruz. Şu bitmek bilmeyen erkek egemen toplumun diğer kurbanı da İlker. Babasını özleyen, nereye savrulacağını bilemeyen bir çocuk. Hem “Sen evin erkeğisin” yüküyle baş etmeye çalışıyor, hem de evdeki serseri olmanın acısını yaşıyor. Dışarıya gösterdiği- göstermek zorunda hissettiği- sert erkek hâlleri ablasının ve anneannesinin kucağında son buluyor, savunmasız bir çocuğa dönüşüyor. Arkadaşının annesi ile yaşadığı cinsel ilişki neden havada kalıyor sorusuna gelince. Annesi sürekli temizlik yapan İlker, arkadaşının annesini de hep temizlik yaparken görüyor ve ilişkiyi bu zamanlarda başlatıyor. Oedipus kompleksi mi yaşıyor, işin nihayetinde annesinin de sadece anne değil, arzuları, duyguları olan bir kadın olduğunu mu anlayacak, karakterin geçirdiği dönüşüm neden buradan anlatılıyor, yoksa başka bir evin mi erkeği olmaya çalışıyor soruları dönüp duruyor insanın zihninde. Ancak sonrasında bunların cevabı gelmiyor. Cevabın gelmesi de şart değil belki ama konuyu biraz dağıtıyor sanki, filmin esas mevzusunu değil başka şeyleri düşünmemize sebep oluyor, gerçekçiliğine halel getiriyor. 

Filmin son sahnesi o kadar güzel ki “spoiler” sevimsizliğini göze alıp yazmak zorundayım. Feride, öpüştükten sonra ağlayarak dişlerini fırçaladığı Gülağa ile evlenmek üzere kaftanını giymiş, renkli ampullerin, tahta sandalyelerin dizildiği, evlerinin önündeki açık alana gelmiştir. Sayın Gelin Hanım, birazdan takı merasimini sunacak şarkıcı tarafından annesi ve kardeşleriyle Harman Dalı oynamak üzere sahneye davet edilir. Anne Nurcan, o sırada düğün yerinin hemen yanındaki evlerine çıkmıştır. Bir kutudaki ilaçları alır ve içer. Sonra da gelin anası döpiyesi ve ağır makyajıyla düğün alanına inip tahta sandalyesine kurulur, çoktan dansa başlamış olan çocuklarını ama en çok da Feride’yi izlemeye başlar. Lale Başar ve Ahu Türkpençe bütün film boyunca zaten mimikleriyle duygularını çok iyi anlatıyorlar ama bu sahnede karşılıklı şiir yazmışlar neredeyse. 

Nurcan’ı az biraz tanıdıysam, kendini öldürecek kadar değil, sadece düğünü tatsızlaştıracak kadar içmiştir ilaçları. Ekran karardıktan sonra muhtemelen hastaneye giderler, Feride ile Gülağa alt kattaki eve yerleşir ve bir ömür Nurcan’ın nazını çekerler. Bu masal da diğer pek çok masal gibi, herkesin her şey yolundaymışçasına davrandığı bir dünyada sessiz sakin yaşanır gider. Gayri ötesini ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up