menu Menü
Kimse Hayattan Sağ Kurtulamaz: Sarah Kane
Bir yazarın kaleminden mutlaka kendi kanı akar. Bütün yazıcılar aslında zaten öldükten sonra yazmaya başladılar. Çünkü bir dalgıca ilk dibe vuruşunda bir rehber gerekir. Bir anlatıcı en çok kendi yaralarını anlatır. Balıklara iyi bakın. Acılarının muadili yoktur.  Bir dalgıç bile anlayamaz karaya vuruşlarının soru işaretlerini. Bukowski’nin, Özlü’nün, Plath’ın, Marmara’nın kalem uçları fosil kokuyordu. Bir anlatıcının paralel yükümlülükleri vardır. Çoğunlukla iyi anlatıcılar, dibi tanıyan iyi dalgıçlardır. 
Hıdır Murat Doğan Biyografi, Edebiyat, İnceleme
Dokuzu Geçen Saatler Geri Kalecik Karası İleri

Her toprağın neyi taşıyacağını ve neyi reddeceğini düşünün.
[Publius Vergilius Maro, M.Ö. 70 – M.Ö. 19]

Bütün yüce dinlerin söylemidir bu: Dünya bir sınavdır ve insan mükâfatını ölümden sonra alır. Oysa yerküre üzerinde yaşamış veya yaşayacak hiç kimse bu sınava girerken herhangi bir tercihte bulunmamıştır ve bulunamayacaktır. Belki de Dünya, insanoğlu için bir çeşit cezadır, kim bilir.

Her zaman bir parçama sahip olacaksın. Çünkü hayatımı ellerinde tuttun.

Bütün iklimlerin ve coğrafyaların rüzgârları birbirinden farklıdır. Mesela sıcak deniz kıyılarının dingin bir tınısı vardır. Oysa insan dediğiniz şey evreni kirletir. Ve kozmos bir gün mutlaka hıncını alır biçimde bir tokat vurur.

Bazı şeyleri insanın yüzüne çarpmak gerekir. İster Afrika çöllerinde olsun ister tundra düzlüklerinde ister Avrupa limanlarında ister Güney Amerika tepelerinde, insan mutlaka ve mutlaka kirlidir. Şehirlere indikçe daha da kararır, kokar.

Hayatın çok acımasız olduğunu algıladıktan sonra, olabildiğince insanlık, mizah ve özgürlükle yaşayın.

İşte tam da burada In-yer-face theatre yani Suratına tiyatro ya da diğer bir adıyla Yüze vurumcu tiyatro kavramı, doksanlarda Birleşik Krallık ‘ta ortaya çıkmıştı. In-yer-face, kendini yaratan yazarların şiddet, cinsellik, uyuşturucu, cinayet gibi öğeler içeren oyunlar yazma eğilimiyle birlikte gelişti.  Bu akım; Cruel Britannia, New-Brutalism, New European Drama gibi isimlerle anılsa da In-yer-face terimi, bunların arasından en çok kabul gören isim oldu.

In-yer-face, Britanyalı tiyatro eleştirmeni ve Boston Üniversitesi’nin London Graduate Journalism programının yardımcı öğretim üyelerinden olan Aleks Sierz tarafından ortaya atılmıştı ve ilk baskısı 2001 Mart’ında Faber and Faber tarafından yapılan In-Yer-Face Theatre adlı kitabıyla, daha da popüler hale gelmişti. 

In your face terimi ise, çağdaş yazar Simon Gray’in prömiyeri 2001 Şubat’ında Londra’da yapılmış olan Japes adlı oyununda yer alan bir diyaloğu tarif etmek amacıyla kullanılmıştı. Britanyalı genç oyun yazarlarının yarattığı akım seyircinin oyuna katılmasını ve sahnedeki müstehcen ya da şok edici unsurlarla etkilenmesini amaçlıyordu.

O benim, zihnimin altına yapıştırılan, hiç tanışmadığım yüzüm.

Sarah Kane, dindar ve evanjelik [1]bir gazeteci ailenin çocuğu olarak Brentwood, Essex ‘te doğmuştu. Protestan muhafazakârlığı içerisinde geçirdiği ergenlik dönemi sırasında kararlı ve dinine bağlı bir Hristiyan’dı. Ancak daha sonra eserlerinde de inancın bir delilik olduğunu nitelediği gibi dinsel geçmişini reddetti. O yıllarda yerel tiyatro gruplarına ilgi duymaya başladı. Soho Polytecnic’te Shakespeare ve Chechov gibi dünyaca ünlü oyun yazarlarının birçok eserini yönetti. 1992’de Shenfield Lisesi’nden mezun olarak Bristol Üniversitesi’nde tiyatro okumaya ve hemen akabinde oyun yazarı David Edgar önderliğindeki Birmingham Üniversitesi’nde oyun yazarlığı yüksek lisansı yapmaya başladı. Artık sahne onun mabediydi ve geçmişine dönüp baktığında gençlik yıllarını vahşi ve çılgın olarak adlandırıyordu.

Dinginlik korkutucudur. Susmak, bir Dünya savaşı sonrası herhangi bir mayının uzun ve anlamsız bekleyişini anımsatır. Terk edilmiş topraklara geri dönüldüğünde, onların yerlerini kimse bilmez. Korkudan girilememiş sınırları anımsayın. Her an mayınlar patlayabilir. 

Kane, gençlik yıllarında Howard Baker’ın karanlık dünyasından etkilenerek Jakoben akımını benimsemişti. Jakobenizm ideolojisini genel kitle ideolojisinden üstün gören ve dikte yoluyla bu düşünce sistemini kabullendirmeyi amaçlayan bir politik akımdı. Kelime anlamı tam olarak keskin devrimci anlamına geliyordu.

Bütün dünyasını tiyatro sahnesine adamış üstün yetenekli bir oyuncu, aşk ve yaşam üzerine karanlık düşünceler besleyen Kane, yazdığı oyunlarda bir yandan da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sahne sanatlarında doruğa çıkan Absürt Tiyatro’nun ve Beckett Tiyatrosu’nun temsilciliğini de üstlendi. Böylece karakterlerinin Post-dramatist bir kimliğe büründüğü ve eserlerinde sıklıkla tecavüz, seksüel kimlik, hastalık gibi sorunlara değinen bir kadın haline dönüştü. 

 “Hayatta deliler gibi âşık olduğum o birisi yok aslında.” diyecek kadar cesur bir kadın olan Kane oyunlarında aşkın kurtarıcılığı, cinsel arzu, acı, fiziksel ve psikolojik şiddet temalarını işledi. Bu oyunlar; şiirsel yoğunluk, fazlalıklardan arındırılmış dil, tiyatro formunun araştırılması ve ilk dönem eserlerinde rastlanan aşırılık ve şiddet içeren sahne aksiyonu gibi karakteristik özelliklere sahipti.

Buradayım, çözümüm yok. Ama sen, sen yine de bir şeyler söyleyebilirsin.

Kane’in yazdıkları, Naturelistik eğilimli 20. yüzyıl İngiliz tiyatrosu anlayışıyla uyuşmuyordu. Bu yıllarda kapitalist kültürle süregelen kavgası da oyunlarına yansımaya başlamıştı. Cinselliğe aç erkekler, kadınlık duygusunu silaha dönüştürmüş kadınlar, açlık, yoksulluk, sokaklarda geçen hayatlar, kapitalist sistem içinde bataklığa saplanmış kişilerin şekil ve davranışlarını işlediği eserleri anarşist bir başkaldırı niteliği taşıyordu. 

Gençlik eserleri olarak tanımladığı ve yazdıklarının arasında saymadığı eserlerinin dışında; Birmingham Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrenimi görürken ilk oyunu olarak nitelendirdiği Blasted’ı yazmaya başladı. 

Dünya üzerinde hayatı anlamlı yapan herhangi bir ilaç yoktur.

Blasted, Leeds kentindeki bir otel odasında geçmekteydi. Oyunda kadın düşmanlığı, ırkçılık ve homofobi içerikli ilk perde, bahar yağmuru sesi ile sona ermekteydi. Orta yaşlı gazeteci Ian, kuşkulanmayı aklına getirmeyecek kadar küçük olan Cate’i elde edememişti. Tüm oyun boyunca hem suç işleyenin hem de kurbanın gözünden şiddet değerlendirilmekteydi. Cate bütün gece tecavüze uğramış bir kadındı. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan Cate, Ian’a saldırarak kaçmaktaydı. Aniden odaya bir asker girmekteydi. Oda bir havan topu mermisi ile delinmekte, sahne aniden Bosna’da bir savaş alanına dönüşmekte ve üçüncü perde başlamaktaydı. Asker tüm savaş sırasında tanık ve dâhil olduğu; tecavüz, soykırım ve işkenceden bahsediyordu. Ian’a tecavüz etmekte ve gözlerini emerek sökmekteydi. Kendince kız arkadaşının intikamını alıyordu. Sahne güz yağmuru sesiyle sona ermekteydi. Asker intihar etmiş, Ian ise kör olmuştu. Şehir askerler tarafından işgal altına alınmıştı. Bunu elinde ölü bir bebekle geri dönen Cate söylemekteydi. Bebeği odaya gömmekte ve sahneden çıkmaktaydı. Oyunun içeriği bir hayli sarsıcıydı. Mastürbasyon, ağlamak, sarılmak, cesedi öpmek, acıkmak, ölü bebeği yemek, yağmur, ölüm gibi rahatsız edici kavramlar irdeleniyordu.

Doktora gittiğimi ve bana kahrolası bekleme odasında yarım saat yaşamak için sekiz dakika verdiğini hayal ettim…

Blasted, ilk kez o yılın sonunda üniversite öğrencileri tarafından sergilendi. Oyunu burada izleyen, üstelik önceleri oyuna korkuyla bakan Mel Kenyon, oyunun yapımcılığını üstlendi. Bu sayede Sarah Kane, Kraliyet Sarayı Tiyatrosu’nun kapılarından girebilmiş oldu.

Blasted, 1995’te yılın en tartışmalı oyunu olarak gündeme oturdu. Oyunu başarılı bulan Martin Crimp, Harold Pinter ve Caryl Churchill gibi yazarlar hariç entelektüel kitle tarafından yoğun şekilde eleştirilen oyun iğrenç bir pislik ziyafeti olarak yorumlandı.

Tiyatro oyunlarında sade ama şiirsel bir üslup kullanan Kane, yine aynı yıl yazıp yönettiği, 11 dakikalık Skin adlı kısa filmde, siyahi bir kadın ve ırkçı Skinhead arasındaki ilişkiyi betimliyordu. Film, Ekim 1995’te Londra Film Festivali’nde görücüye çıktı ve ardından 1997’de bir İngiliz televizyon kanalı tarafından yayınlandı. Filmin oyuncu kadrosu Ewen Bremner, Marcia Rose, Yemi Ajibade and James Bannon’dan oluşuyordu.

Blasted’tan sonra 1996 yılında Sarah Kane’in Yüze Vurumcu Tiyatro ile flörtü eski Yunan mitlerinden Phaedra’nın yaşadıkları üzerinden yola çıkan ve bir aşkı erotik düzeyde simgeleyen Phaedra’s Love isimli oyunla devam etti. 

Ben, ipin ucundaki canavarım.

Roland Barthes’ın “Âşık olmak Auschwitz gibi.” savını okuduktan sonra yazdığı ve James Mcdonald tarafından yönetilen Cleansed’in galası, Nisan 1998’de Aşağı Kraliyet Sarayı tiyatrosunda yapıldı. Bu oyun aynı zamanda Kraliyet Sarayı tarihinin en pahalı tiyatro çalışması oldu. 

Bazen etrafımda dönüp kokunu duyuyorum ve gidemiyorum, 
senin için taşıdığım bu kahrolası korkunç lanet özlem olmadan gidemiyorum.
Ve inanamadığım şu ki, bunu senin için hissediyorum ve sen hiçbir şey hissetmiyorsun. 
Hiçbir şey hissetmiyor musun?

Kane’in düşlediği gibi oluşturulan sahne düzeni Sadist Tinker tarafından denetlenen ve temizlenen bir işkence odasını temsil ediyordu. Klinik depresyon, acı, cinsel arzu, mazoşist duygular hem psikolojik hem fiziksel acı ve işkenceden oluşan hikâyelerini sahneye uyarlayan Kane, bu kez bir genç kadın ve kardeşi, hasta bir çocuk, bir gay çift, bir dansçı ve çok sayıda aşk repliğinin yoğun şekilde seyirciye sunulduğu oyunda, Dünya’daki aşırı zulmü yine kendi üslubuyla resmediyordu. İşkence gerçekliğiyle insan sınırlarını zorlayan oyun Bir ayçiçeği büyümeye yerden başlar ve başının üstüne ulaşır. teması ile ilerlemekteydi.

Ölüm benim aşığım ve beni içeri sokmak istiyor.

Kane’in dördüncü oyunu Crave’di. İlk kez Traerse Tiyatrosu’nda sahnelenen Crave’de, seyirciye dönük biçimde oturan dört insanın hikayesini anlatıyordu. Monolog bir eser olarak yazılmış oyun, aslında soru-cevap bütünlüğü taşımaktaydı. Bu da tam anlamıyla Yüze Vurumcu Tiyatro’nun odak noktasıydı. Seyirci kendini tanımalıydı. Beklenenin aksine olumlu eleştiriler alan Crave, Kane’in olgunluk eseri olarak kabul edilmektedir.

Ölümün kemiklerimin dışarı çıkışı gibi olurdu. Kimse neden olduğunu bilmezdi ama ben yere düşerdim.

Dört kırk sekiz, istatistiklere göre dünyada intihar oranının en çok yaşandığı zaman dilimidir. Öldürücü şeyler en çok geceleri parıldar. Bir sigara, bir bomba, bir hayat…

1998 yılında Sarah Kane’in şiddetlenen depresyonu nedeniyle her sabah 4.48’de uyanmaya başlaması ve bu oyunu kaleme almasıyla son oyunun ismi böyle ortaya çıktı. 4.48 Psychosis bir yazarın herhangi eseri olma özelliğinden çok, Kane’in ölümünden birkaç ay önce yazdığı bir intihar mektubu niteliği taşımaktaydı.

Ve fareler yüzümü kemiriyor, daha ne olsun?

Son oyunu olan 4.48 Psychosis’te Kane, dünyanın kaotik sorunlarını kendi iç sorunlarıyla bütünleştirmiş bir kadını anlatmaktaydı.  Aile yaşantısı, arkadaş ilişkileri, sosyal çevresi problemli olan ana karakterin; dünyada yaşanılan ve günden güne kötüye giden adaletsiz sistemlere karşı isyanı duyuluyordu. Anormal ile normal kavramlarını sorgulayan konu, yaşantıları oluşturan kanunların kimlerce, hangi genele göre yazıldığı eleştirisini bizlere sunmakta; cinsellik, bireysel yalnızlıklar, kişilerin hak ve özgürlükleri, şizofren bir insanın beyninden seyircilere aktarılmaktaydı.

Ve beni sevmiş olduğu zamanların, ona işkence yapmadan önce, içimde onun için yer olmadan önce, birbirimizi yanlış anlamamızdan önce, aslında onu gülümseyen ve güneş dolu gözleriyle gördüğüm ilk anın anısıyla titriyorum, hıçkırarak ağlıyorum ve o zamandan beri acısını çektiğim o anın sızısıyla inliyorum.

Bir kum saatini duvara fırlatmayı düşündünüz mü hiç? Psikoloji bilimi bu durumu desantrasyon terimiyle açıklıyor. Bu tanım odaktan uzaklaşma veya renk skalasında fluluk olarak betimleniyor. Bazen dünyanın suratına indirilecek herhangi bir yumruğu düşler insan. Bu her zaman böyledir. 

– Bir plan yaptın mı?
– Aşırı doz alıp, kendimi astıktan sonra bileklerimi keseceğim.
– Hepsi bir arada mı?
– Yardım çığlığı atacak değilim ya.

Uzun yıllar depresyon tedavisi gören Sarah Kane, 28 yaşında King’s College Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’nde birkaç başarısız denemenin ardından ayakkabı bağcığı ile intihar etti. Saat 4.48’di…

Bir intihar mektubu olarak yazdığı 4.48 Psychosis’te, travmatik bir yaşamın son sözlerini açıkça görebilmek mümkündür. Yaşadığı dönemin teatral yaklaşımlarını elinin tersiyle iten Kane kendi üslubuyla karanlık bir evreni sahnelemeye devam ediyordu.

Beden ve ruh asla evlenemezler. Ne isem o olmaya ihtiyacım var. Ve beni cehenneme mahkûm eden bu uyumsuzlukla sonsuza kadar böğüreceğim. çaresiz umutlanış beni kurtaramaz. Ümitsizlik içinde boğulacağım. Kendi soğuk siyah göletimde, tinsel zihnimin kuyusunda, biçimsel düşüncem çoktan yok olup gitmişken, biçime nasıl geri dönebilirim? Onaylayabileceğim bir hayat değil, beni yok eden şeyler yüzünden sevecekler beni…

Nietzsche “Öldürmeyen şey güçlü kılar.” der. Ne büyük yanılgı! Kane’in ölümünden sonra Blasted için yapılan kötü eleştirilerin sahibi olan yazarlar, oyunu tekrar değerlendirdi. The Guardian yazarı Michael Billington, Kane’nin intiharının ardından Hep söylediğim gibi, onu yanlış anladım. O büyük bir yetenekti. dedi. 

Kane’in eserleri İngiltere’de geniş kitlelere ulaşmadığı ve birçok gazete eleştirmeni tarafından sert bir dille eleştirildiği halde, Avrupa ve Güney Amerika’da yoğun ilgi gördü. 2005 yılında, tiyatro yönetmeni Dominic Dromgoole onun için “Şüphesiz ki en çok sahnelenen yabancı yazar” cümlesini kurdu. Araştırmacı-oyun yazarı Mark Ravenhill onun ardından büyük övgülerde bulundu. Almanya’da aynı zaman diliminde 17 ayrı noktada eserleri sahnelendi. Kasım 2010’da New York Times’ta tiyatro eleştirmeni olan Ben Brantley, Kane’in Blasted oyunu için yıkıcı tanımını kullanarak “New York’ta gerçekleştirilen en önemli prömiyerlerden biri” cümlesini kurdu.

Kane’in en sevdiği ve en çok okuduğu şair Sylvia Plath, hayranı olduğu müzik grubu Division, intiharından hemen önce tiyatro uyarlamasını yapmaya çalıştığı kitap ise Goethe’nin Genç Werther’in Acıları eseri idi.

Psikolog, James Kaufman 2001 yılında yaptığı çalışmada üreten kadınların ruhsal sorun yaşama ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu belirtiyordu. Kaufman ortaya attığı bu yeni teoriye Sylvia Plath etkisi adını verdi.

Bu kavram özgün üretimle deliliği bağdaştırmıştı. Bu teoriye göre Plath’ın intiharı ondan sonra gelen üreten birçok şairi ve yazarı etkilemiştir. Virginia Woolf, Sara Teasdale, Anne Sexton, Alda Merini gibi yazarları da içine alan bu kavramın temsilcilerinden biri de Sarah Kane oldu.

Üzgünüm, çünkü geleceğin umutsuz ve iyileştirilemez olduğunu hissediyorum, her şeyden sıkıldım ve hiçbir şeyden tatmin olmuyorum, başarısızlığın ta kendisiyim, suçluyum ve cezalandırılmam gerek, kendimi öldürmek istiyorum, eskiden ağlardım, şimdi ise gözyaşlarımın ötesindeyim, insanlar ilgimi çekmiyor, hükmümü kaybettim, yiyemiyorum, uyuyamıyorum, düşünemiyorum, yalnızlığımın, korkularımın, öfkemin üstesinden gelemiyorum, kendimi şişman hissediyorum, yazamıyorum, sevemiyorum, kardeşim, sevgilim öldüler, ikisini de ben öldürdüm, ölüme doğru ilerliyorum, ilaçlardan korkuyorum, sevişemiyorum, sikişemiyorum, yalnız kalamıyorum, başkalarıyla olamıyorum, kıçım kocaman oldu, vajinamdan tiksiniyorum.

Sarah Kane, 4.48 Psychosis

Bir yazarın kaleminden mutlaka kendi kanı akar. Bütün yazıcılar aslında zaten öldükten sonra yazmaya başladılar. Çünkü bir dalgıca ilk dibe vuruşunda bir rehber gerekir. Bir anlatıcı en çok kendi yaralarını anlatır. Balıklara iyi bakın. Acılarının muadili yoktur.  Bir dalgıç bile anlayamaz karaya vuruşlarının soru işaretlerini. Bukowski’nin, Özlü’nün, Plath’ın, Marmara’nın kalem uçları fosil kokuyordu. Bir anlatıcının paralel yükümlülükleri vardır. Çoğunlukla iyi anlatıcılar, dibi tanıyan iyi dalgıçlardır. Hasbelkader bir gün denize girerseniz eğer, korkmayın çünkü henüz karşılaşmadık.  


[1] Evanjelizm, genel anlamıyla İnciller hakkında vaaz vermektir. İsa üzerinde yoğunlaşan bu vaazların amacı Hristiyan olmayanları bu dine davet etmektir.

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up