menu Menü
Yakılan Ateştir Orada
"Yakılan ateştir orada, ağıt derler." diyerek sırtlarındaki ilk kumaş toplarını ikinci katın kapısına serdiler. Bir kulağıyla onları dinleyen han esnafına memleketlerini anlatırken ayaklarının altında kayan temelin kıpırtısını hissetmediler. Üç genç dikleşen sırtları, genişleyen ciğerleri, pembeleşen yüzleriyle hanın dış kapısına çıktı. Sokak esnafı; camekânların ardından gençlere, kamyona, kumaşlara ve han esnafının yersiz coşkusuna hayretle bakıyor, bu coşkuya mana arıyordu. Gençler büyük bir telaşla ikinci topları kaldırdı. Sırtlarına çöken kumaş topları güzelliğini gitgide yitiriyordu. Esnaf bu kez durulmuş vaziyette, taburelerinde kahvelerini içiyor, boğazdan esen ılık rüzgârı dinliyordu.
Belgin Akan Edebiyat, Öykü
Bir Portre Olarak Cemil Kavukçu'yu Okumak Geri Presokratik Dönemde Lento: Elealı Parmenides İleri

Gençlerden biri yokuşun daraldığı, dükkânların seyreldiği yerden öne atıldı. Ellerini çırparak sokağı ikiye ayıran kamyonun önünü kesti. Peşinden gelen iki gençle beraber tarihi hanın mühürlenmiş kapısını söküp yetmiş yıldır adım atılmayan dar avlusuna girdi. İki avlulu bu hanın denize bakan odaları birer birer çöküp; bu odalarda kalan bekârlar, taşradan kente göçen işçiler ve memleketin bir ucundan gelen talebeler depremin büyük hasar bıraktığı damlarını terk ettiğinden beri demir kapının mührü kırılmamıştı. Avludaki nilüferli havuz kurumuş, döküntüler altında ezilen güller boğaza savrulmuş, korkuluklar ise çakıldıkları yerden soluk taşının kucağına devrilmişti. Bir tarafı yıkıntıdan ibaret olan hanın, diğer tarafı sapasağlam bir şekilde kentin en işlek ticaret merkezi olma görevini sırtlanıyordu. 

Deniz üzerinden gelen bin bir çeşit nadide malın muhakkak uğradığı bu han, zaman içinde heybetini yitirse de hâlâ Suriçi’nin çarpan kalbiydi. Tüm yıkıntılarına rağmen… İstanbul ince işlemeli örtüsünü sıyırıp cevher kesesini Haliç’e döktükten sonra dahi yarımadanın ışıltısı beyaz bir kuşak gibi sarıyordu hanı. Şimdilerde han esnafı bir telaş içine girmiş, hana eski zamanlarda olduğu gibi mallar serecek çareyi bulmuşlardı. Gemiler yıllar sonra yeniden bu han için kımıldamıştı boğazın ılık sularında.

***

Gençlerden en atik olanı kumaş toplarını sırtlarken bükülen beline, moraran yüzüne ve daralan ciğerine aldırış etmeden kemerli geçitten merdivenlere vardı. Tarihi hana yıllar sonra ilk kez böyle nadide kumaşlar geliyordu. Herkes şaşkın ve keyifliydi. Yersiz coşku tüm sokağı sarmış, hanın kesme taşlı kemerli dar geçidine konmuştu. Memleketlerinden bin birhevesle gelen gençler tıpkı bu tarihi han gibi zaman içinde sayıları arttıkça sıradanlaşıp boşta kalmaya mecbur bırakılmıştı. Memleketin taşlı yolu dahi haritadan silinmişken burada kalıp ayda yılda bir çıkan ufak işleri büyük bir iştahla sırtlamaktan başka bir çare görememişlerdi. Öyleki burada toprağa düşen tomurcuğun rengi bile farklıydı. Yanan ateş, doğan güneş, boşalan gök kubbe, düşen cemre hepsi başkaydı. Memleket ise bambaşka.

“Yakılan ateştir orada, ağıt derler.” diyerek sırtlarındaki ilk kumaş toplarını ikinci katın kapısına serdiler. Bir kulağıyla onları dinleyen han esnafına memleketlerini anlatırken ayaklarının altında kayan temelin kıpırtısını hissetmediler. Üç genç dikleşen sırtları, genişleyen ciğerleri, pembeleşen yüzleriyle hanın dış kapısına çıktı. Sokak esnafı; camekânların ardından gençlere, kamyona, kumaşlara ve han esnafının yersiz coşkusuna hayretle bakıyor, bu coşkuya mana arıyordu. Gençler büyük bir telaşla ikinci topları kaldırdı. Sırtlarına çöken kumaş topları güzelliğini gitgide yitiriyordu. Esnaf bu kez durulmuş vaziyette, taburelerinde kahvelerini içiyor, boğazdan esen ılık rüzgârı dinliyordu. 
Almaşık taşların altından geçerek pâyelere sırtlarını veren gençler, geçitte ufak bir soluk alırken, keyfi yerinde olan esnafla mevsim, memleket ve ticari konular hakkında kısacık kelâmlar ediyordu. İkinci kumaş topları derin soluklarla, üçüncü kumaş topları ince dualarla, dördüncüler ise kesik sancılarla avluyu geçip ikinci katın girişine geldi. Gençlerin karınları içe göçmüş, dirsekleri geriye itilmişti. Bir moraran bir pembeleşen yüzlerinin orta yerinde tüm bu yorgunluğa rağmen bir ışık parlıyordu. Esnafın ise yersiz coşkusu sakinliğe dönüp yerini bir kuşkuya bırakmıştı. Peki ya şimdi? Bekâr odalarının yüz yıllık döküntüsü, nilüferi parçalanmış kuru havuz, soluk taşı, kırılan mühür… Bir ufak çırpınışla yırtmayacak mıydı göğsüne çöken bu nadide kumaşları? Suriçi’nin göbeğinde şavkıyan bu tarihî han için kımıldama vakti gelmişti. Soluk taşı orta yerine saplanan bir demir parçasıyla yıllar boyu beklemişti de demirin saplandığı yerden başka bir yıkımla söküleceğini bilmemişti.

Gençler sırtlarındaki son yükle merdivene vardıkları an Haliç’ten semaya bir feryat yükseldi. Bir martı silsilesinin çığlığıyla inledi hanın kubbesi. Üç genç merdiveni bitirip dar geçide adımlarını sürdüğünde avlu üzerinden geçen elektrik hattı kesme taşların tülbendini bir hışımla kendine doğru çekti. Merdiven, göbek bağını yırtarak suyu çekilmiş havuza doğru büyük bir toz bulutuyla yıkıldı.

Esnaf feryat figan edip birbirini devirerek kaçışmaya başladı. Tıpkı yıllar önce döküntüler altında ezilip boğaza savrulan güller gibi sağa sola koşturarak kendilerini dışarı attılar. Gençler ise korkuluklara sarılmış goncasını yitiren gül dalları gibi çökmesi an meselesi olan holde kalakaldı. Elektrik hattı çöktüğü yerden kıvılcımlandı. Kıvılcımlar yere yığılan kumaşları fitilledi. Peşi sıra yanan nadide kumaşlar tüm renklerini holde mahsur kalan gençlerin üzerine doğrulttu. Soluk tenlerini aydınlatan ışık, toz bulutunun ardında yalnızca iki hâl sunuyordu. Üzerlerine çökmesi an meselesi olan hanın, temeli yıkılmış holünde kıpırdamamak ya da tüm renklerini bir kıvılcımla yitiren kumaşların kara ateşine atlamak…

Boğazdaki dalgalar duruldu, martıların feryadı kesildi, Haliç’e boşalan cevher kesesi fışkırdı. Suriçi’nin kalbi yeniden çarptı. Üç genç atladıkları ateşten bir soluk mesafesinde sıyrıldı. Tarihi yarımada semalarında bu defa manalı bir coşku süzüldü. Öyle ki burada toprağa düşen tomurcuğun rengi bile farklıydı. Burada yanan ateş, doğan güneş, boşalan gök kubbe, düşen cemre hepsi başkaydı. Memleket ise bambaşka.

“Yakılan ateştir orada, ağıt derler.”

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up