menu Menü
Bir Portre Olarak Cemil Kavukçu'yu Okumak
Cemil Kavukçu’nun beslendiği erkek figürlerinin keşfi yine bu döneme denk düşer. “Çok istediğim halde yeterince tanıyamadığım biri “ diye tanımladığı babası ile kuramadığı iletişim yıllar sonra işleyeceği erkek dünyasının hezeyanlarının tohumudur. Çıkış yolları kapanmış, mutsuz, kaybetmiş ama bunun altında ezilmemiş erkekler.
Hatice Tosun Biyografi, Edebiyat, İnceleme
Kahkahası olan bir slogan Geri Yakılan Ateştir Orada İleri

 “Evimizin arka bahçesi okuduğum çizgi romanlara ve izlediğim filmlere göre kovboy kasabası, Kızılderili bölgesi, şövalyelerin çarpıştığı bir ortaçağ kalesi ya da korsanlara karşı kendimizi savunduğumuz engin bir deniz olurdu. Bütün oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Film gibi konulu oyunlar oynardık. Oyunların senaryoları o an oluşurdu. Yaşamımın en tasasız en mutlu günleriydi.

Yıllar sonra Sait Faik’in “Bir Bahçe” öyküsünü okuduğumda, öykünün büyüsüne kapılmamın ve yazmaya başlamamın çocukluğumun geçtiği bu bahçeyle ilintili olduğunu düşündüm.”

Cemil Kavukçu, kalabalık bir ailede dünyaya gelir. İlk ve ortaokul yıllarını, yaşamın arka sıralarında geçirir. Lise çağında yaşadığı rahatsızlık yüzünden eve kapanır. Okuldan, dış dünyadan uzak, evin içinde yarı hasta ve kendine dönük geçen bu bir sene edebiyatın ve resmin hayatına girmesine vesile olur.

“Yeni yeni keşfettiğimi ya da tanıdığımı sandığım Cemil’i yitirdiğim, gördüklerimin, inandıklarımın korktuklarımın başka bir açıdan bakıldığında değiştiklerini fark ettiğim bir dönem başlamıştı.”

Bu günlerinde; öykü karakterleriyle, dostluklarıyla, edebiyatla, müzikle, resimle ve hep karşı kaldırımdan geçişlerini izlediği kadın dünyasıyla tanışır. Bu sebeple öykülerinde kadın karakterlere daha az rastlar, onun deyimiyle  “daha iyi bildiği erkek dünyası”nı anlatmaya çalışmasına şahit oluruz.

“Gittiğimiz evde yaşıtım bir kız çocuğu varmış. Bizi yere karşılıklı oturtmuşlar. Oynuyormuşuz herhalde ya da kendimizce bir iletişim kurmuşuz. Ama ne olmuşsa olmuş, o kız çocuğu bana bir tokat atmış. Bunun üzerine ayağa kalkmış ve ağlayarak anneme doğru yürümüşüm. Sonra da yürüdüğümün farkına varmış, tokatı da kızı da unutup çılgınlar gibi dolaşmışım o odada.

İlk adımını karşı cinsten yediği tokatla atan biri büyüdüğünde yazar olursa, öykülerinde onlara yer vermemesi anlaşılır bir şey.”

Istıraplı geçen ve altı yılı dolduran lise dönemi, Cemil Kavukçu’nun öykücülüğünün temelini oluşturur. Kavaklaraltı’nda Cem Karaca, Erkin Koray eşliğinde içilen çaylar, bir harabenin alt katına kurulan resim atölyesi, çıkılan uzun bisiklet turları, imece usulü alınıp okunan Sait Faik, Orhan Kemal, Ahmed Arif kitapları ve üzerine yapılan münazaralar, doğaya karışılan kamp günleri aslında bir grup gencin babaları gibi sıkışıp kalmaktan korktukları kasabaya karşı direnme biçimleridir. 

“Angelacoma’nın çocuklarıyız, demiştim Cemil’e, Salibey’e… Angelacoma bize yardım elini uzatmıyor, çıkıp gitmemizi de istemiyor, içinde kalmamız için duvarlar örüyordu. Kendi çocuklarının kanı ile beslenen bir canavardı o. Kurulduğundan bu yana kaç genci yok etmişti acaba?”

Cemil Kavukçu’nun beslendiği erkek figürlerinin keşfi yine bu döneme denk düşer. “Çok istediğim halde yeterince tanıyamadığım biri “ diye tanımladığı babası ile kuramadığı iletişim yıllar sonra işleyeceği erkek dünyasının hezeyanlarının tohumudur. Çıkış yolları kapanmış, mutsuz, kaybetmiş ama bunun altında ezilmemiş erkekler.

“Biçimsel olarak da kendimi bu yaşama hazırlıyordum; daha önce öyle bir alışkanlığım olmadığı halde babam gibi köylü kasketi kullanmaya başlamıştım. Soğuk günlerde ağzımı, burnumu boyun atkısı ile sarıyor, yün eldiven kullanıyordum. Gittikçe babama benziyordum. Bafra sigarası içiyordum ve sigaramı, avucumda çaktığım kibrit ile yakıyordum.”

Umutsuzluğa düştüğü zamanlarda evinin talaş kokulu üst katındaki yağlı boya tablolarına sığınır. İnegöl onun Paris’i, o ise her sanatçı gibi kıymeti çok geç anlaşılacak bir ressamdır.

“Benim elimde resim yapmak gibi bir matkap vardı. Duvarın en zayıf noktasını bulduğumda delip oradan çıkabilirdim.”

Ama yaşamı resme ömür adayacak kadar cömert değildir. Önünde üniversite sınavı vardır. Bu sınav kasabadan kurtulmasını sağlayacak bir bilettir. 

“Yirmi yaşındaydım ve yaşamımı etkileyen ya da etkileyecek olan üç dönemeçten geçmiştim; parasız yatılı ziraat okulu sınavını kazanamamış, Pertevniyal Lisesi’nin ikinci sınıfından hastalık nedeniyle ayrılmak zorunda kalmış ve son hakkımı kullandığım üniversite giriş sınavlarında hak etmediğim bir puan almıştım.”

 “Dönüş yolunda, kendisinden hiçbir şey beklemeyen sevgilisini terk etmiş bencil biriydim. İhanet etmiştim. Adımlarımın beni asla mutlu etmeyeceği başka bir yaşama doğru olduğunu biliyordum.”

Son dönemeci de hemen o yaz yaşar. Kasabasının taşlı yolundan ayrılır Cemil. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü’ne yerleşir. Ve kasabadan çıkış biletini yakmamak için direnir. Resimden uzak ancak sinema, edebiyat, felsefe ve siyasetle iç içe, yalnız, taşralı bir öğrencilik hayatı sürdürür. Üçüncü sınıfta eşi Meral ile tanışır, mezun olduktan sonra evlenirler. Jeofizik mühendisi olarak MTA’da kadro bulur ve Ankara’ya yerleşirler. Göçebelik iç dünyası ile örtüşen bir yaşam şeklidir. Çünkü hayata katılmaktan çok hayatı gözlemlemeyi sever. Hem arazide hem de denizde süren iş yaşamının ardından emekliliğini karşılar.

“Ben bunu, görücü usulü evlenmeye benzetiyorum. Zamanla severim, alışırız birbirimize türünden bir ilişki oldu aramızda jeofizikle.

Edebiyatıma, kurguma ciddi katkıları olduğunu düşünüyorum. Örneğin, mimarlar sanatçıdırlar; tasarım yaparlar, kurgularlar… Ben de yerin üstünde aldığım ölçülerden yerin altındaki yapıyı çıkarmaya çalışıyorum, bir kurgu yapıyorum.”

Ankara’da okurluğuna yazarlığını da ilmikler. O güne kadar hep roman okumuş, gizli bir yazar olarak birden çok roman bitirmiş ama yazdıklarını arkadaşı Cemil’den başkasına okutmamıştır. 

“Sonra bir gün bana:
“Ya, sen öykü yazsana.” dedi. Aslında buna biraz bozuldum. Romanlarımı beğenmediğini düşünmüştüm. “Peki, niye?” dedim. “Sen öyküye daha yakın duruyorsun.” dedi. “İyi de ben öykünün nasıl yazıldığını bilmiyorum ki. Üstelik ben öykü okumayı seven biri değilim hep roman okuyorum.” dedim. “Romandan biraz daha kısa tutarsan öykü olur.” dedi.

Pazar Güneşi öyküsünü bu öneriden sonra yazdım.”

Ve ardı sıra öyküler yazar. Bu öykülerle ne yapacağını bilemezken Cumhuriyet Gazetesi’nde gördüğü bir ilan üzerine Pazar Güneşi’ni Sesimiz dergisine gönderir. Öykü yayımlanır ve olumlu eleştiriler alır. Ancak Sesimiz bir sayı sonra dağılır. Cumhuriyet Gazetesi’nde başka bir ilan daha görür. Bu kez Selo’nun Kuşları öyküsünü Yaba dergisinin özel sayısına gönderir. Öykü yayınlanır. Ardından Yaba’nın kitap bastığını öğrenir ve elindeki öykü dosyasını yayınevine postalar. Yayınevi dosyasını kitaplaştırmayı kabul eder.

“Kitap çıkmıştı, benim ilk ürünüm.
Ankara’da Zafer Çarşısı kitapevlerinin yoğunlaştığı bir yer. Benim en büyük keyfim Zafer Çarşısı’nda kitapçıları gezmekti. Hemen oraya koştum. Vitrinlerde göremedim. Ben onu düşlemiştim, vitrinlerde kitabım olacaktı. 
En sonunda birinde, rafta gördüm. Hemen çekip aldım adıma, kapak resmine uzun uzun baktım, sayfalarını çevirdim. 
Kitabımla beklediğim görkemli buluşma olmadıysa da sonuca razı oldum.”

Asıl mücadele ilk kitabı basıldıktan sonra başlar. Yayınevinin dağıtım ağı sınırlıdır. Pes etmez, kitaplarının bir kısmını elden satar. Basım için harcadığı parayı karşılayamasa da belli bir okur kitlesine ulaşır. Kitabıyla ilgili yayınlanan yazılar onu yüreklendirir. Yolculuk başlamıştır. İkinci öykü dosyası Patika’yı oluşturmaktadır. Bu arada en büyük emeli Varlık’ta ya da Yazko’da bir öyküsünü yayınlatmak, edebiyatın taşrası kabul edilen Ankara’dan sıyrılıp İstanbul’a ulaşmaktır. Ne yazık ki öyküleri sürekli geri döner. Aynı dönemde Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nün ilanını görür, Patika dosyasını gönderir. Çok geçmeden güzel haberi Varlık’ın Ağustos 1987 tarihli 959. sayısının iç kapağında görür: “Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü Cemil Kavukçu’nun”. 

“Gazetelerde minik de olsa haberler çıktı; Hürriyet’te, Milliyet’te… Sonra benden bir röportaj istediler Varlık dergisi için. Onu yaptım. Kitaptan bir öykü koydular. Evet ya, yıllar sonra benim Varlık’ta bir öyküm çıktı.”

Patika, 1987 yılında Varlık Yayınları’ndan çıkar. Önce İstanbul’a dağıtılır ardından Ankara’ya gelir. Artık vitrinlerdedir. Edebiyatın taşrasından biraz olsun sıyrılmış İstanbul’a, ben de buradayım, demiştir. Patika’dan üç yıl sonra ise Temmuz Suçlu dosyası ile yeniden çalar Varlık’ın kapısını ama öykü kitaplarının pek satmadığı gerekçesi ile geri çevrilir. Dışına çıktığını sandığı taşranın, Ankara’nın, içinde bulur tekrar kendini. Ancak bu kez yalnız değildir.

“Kitaplarımızı yayınlatamıyorduk, İstanbul dergileri öykülerimizi basmıyordu. Ankara’da bir grup öykücü dergi çıkarmaya karar verdik. Hasan Ali Toptaş, Özcan Karabulut, İzzet Kılıçlı, Tamer K. Bilgin, Şükran Kozalı bir araya gelip bu işi nasıl kotaracağımızı, nasıl bir dergi çıkaracağımızı konuştuk. Aylık bir dergi çıkaracak gücümüz yoktu. Her ay düzenli para katkısı koyarak ancak üç ayda bir yayınlanan bir dergi çıkarabildik.
Yazıt’ın ilk sayısı Ocak 1988’de çıktı.”

Cemil Kavukçu, Temmuz Suçlu’da yaşadığı hüsrandan sonra bir süre edebiyattan uzaklaşsa da bir süre sonra öykücülüğümün omurgası dediği Uzak Noktalara Doğru dosyasını ortaya çıkarır, Can Yayınları’na gönderir. Can Yayınları dosyayı kabul eder ve makûs talihi değişir.

“1995 yılının ağustos sonu evde badana yapıyorum. Erkin Koray dinliyorum. Telefon çaldı. Müziği kıstım, gidip telefonu açtım.
Merhaba, ben Erdal Öz, dedi. Buyurun, dedim. Cemil Kavukçu aramıza hoş geldin, dedi.”

Uzak Noktalara Doğru, 1996 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alır ve Türk edebiyatı Cemil Kavukçu öykücülüğü ile resmen tanışır.

Cemil Kavukçu, 1980 yılına dayanan yazma serüvenin içine; öykü kitapları, romanlar ve otobiyografik bir anlatı sığdırır. Hâlâ da üretmektedir. Ancak bu serüvende bir adım öne çıkması gereken birkaç ayrıntı daha mevcuttur. 

Öykülerinde özel bir dil kullanır, çok zamanlı bir yapı kurar. Bunda sözcük ekonomisine gittiği kadar görüntü yaratma kaygısı da etkilidir. Ayrıntıları anlatmaz, göstermek ister. Yazacağı şeyi önce gözünde canlandırır, uygun sözcükleri arar, gerekli ayıklamaları yaptıktan sonra yazar. 

“Zamanla oynamak, dille oynamak kadar çekici geliyor bana. Geniş zamanla şimdiki zamanı ve di’li geçmişi aynı potada eritmek , ‘ben’ anlatımından üçüncü tekil anlatıma geçmek, riskli olduğu kadar kışkırtıcı da.”

Öykülerini mekânlar ve kişiler aracılığı ile birbirine ular. İlk öyküsünden itibaren izlediği bu yol her öykü kitabında çizgisini biraz daha kalınlaştırarak ilerler. Derdi içini dökmek, bunu birileri ile paylaşmak ve kendisini anlayacak bir okur ile buluşmaktır. O yüzden hayatından kesitler serpiştirir öykülerine ancak bunu yaparken de seçicidir. Yaşamından seçip öyküye dönüştürdüğü her ayrıntı, onda mutlaka kalıcı bir iz bırakmış, bir biçimde canını yakmıştır. En karamsar detayı aktarırken bile eğlenceli bir dil kullansa da okurun bir yerleri de sızlasın ister. 

“Sanıyorum, dönüp dolaşıp kasabadaki yaşantılardan kesitler sunmam, benim ağrıyan yanımın hala orada olduğunu gösteriyor.”

Kahramanları çevresi ile uyumsuz tiplerdir. Kenara itilmiş, düzenli bir yaşam kuramamış, son derece zeki ve düş dünyası zengin insanlardır. Yaşama dair tepkilerini de yüksek sesle dile getirmezler. Ama toplumun değişen yüzünü yansıtırlar.

“Ben, kaybeden insanlara karşı garip bir şekilde çekiliyorum. Bütün olumsuzluklara karşın ayakta duran, mızıklamayanlarla, kendi isteğiyle kaybetmeyi seçenler beni çok etkiliyor. Pasif de olsa yaşama bir başkaldırı var burada.”

Çocukluğundan bu yana sadık bir izleyicisi olduğu sinema, kurgu tekniğini geliştiren en önemli alandır. Öyküde yakaladığı sahiciliği de buraya bağlar. Sonrasında bu bağı, Nolya öyküsünün TRT’nin Öykülerde Yaşananlar dizisi kapsamında kısa filme çekilmesi, Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filminin senaryosunu birlikte yazmaları ile başka bir boyuta taşıyıp devam ettirir.

Evet, Cemil Kavukçu kendi yatağını bulmuş, Semih Gümüş’ün deyimi ile dokunduğu her şeyi öyküye dönüştüren, günümüz öykücülüğünde beşinci pencereyi aralamış bir öykücüdür. Düşünü sürdürmesi dileğiyle…

“Okul zamanı çizgi romanlar yasaktı. Ben de yaz tatilini hasretle beklerdim. Büyüyünce, bir işim, kendime ait bir evim olunca koltuğuma gömülüp geceleri çizgi roman okuyacaktım. Hatta çocuklarımla birlikte okuyacaktık. Belki de gerçekleştirebildiğim tek düşüm bu oldu.”

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Patika, Cemil Kavukçu, Cemil Kavukçu, Varlık Yayınları, 1987
  • Temmuz Suçlu, Cemil Kavukçu, Can Yayınları, 1998
  • Pazar Güneşi, Cemil Kavukçu, Can Yayınları, 2000
  • Kendi Yatağını Çizen Öyküler-Bir Cemil Kavukçu Portresi, Tülin Er, Everest Yayınları, 2004
  • Uzak Noktalara Doğru, Cemil Kavukçu, Can Yayınları, 2007
  • Beşinci Pencere-Cemil Kavukçu Kitabı, Melike Koçak, Can Yayınları, 2008
  • Angelacoma’nın Duvarları-Otobiyografik Bir Anlatı, Cemil Kavukçu, Can Yayınları, 2008
Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up