menu Menü
Göç Mevsimi
Bazı taşları yerinden çıkmış eski kaldırımda yürürken yalnız olmadığını görmenin getirdiği tuhaf bir duygu tüm bedenini sardı. Adımları hızlandı. Sanki yol boyunca gördüğü her kuş sadecekendisinin görebileceği bir biçimde onu selamlıyordu. Bir gün Neriman’la tekrar kavuşacağına olan inancı on yedi günün sonunda hiç olmadığı kadar çoktu.
Emre Ocaklı Edebiyat, Öykü
başrolün omuriliğine silah kabzasıyla vuran dublörün macerası Geri Yıkım Armağanı İleri

            On yedi günün sonunda evden çıkıp hayatında ilk defa tek başına meyhaneye gitmişti. Yaşı tutmadığı için Taksim’deki barların kapılarında dikilen güvenlik görevlilerinin arasından sıyrılıp içeri ilk adımını attığı an kadar heyecanlı, ne yapacağını bilemez bir şaşkınlıkla etrafa bakıyor, titreyen ellerine masada bir yer bulmaya çalışıyordu. Biraz da heyecanını dindirmek için bir sigara yakıp etrafı izlemeye başladı. Çoğu masa iki kişiye ev sahipliği yapıyordu, sadece hemen arkasındaki, dışarıyla arasında sadece büyük bir camın olduğu masa üç kişilikti. Meyhane o kadar sokağın ortasındaydı ki alçaktan uçan, uçmaktan sıkılıp yürüyen kuşlar bir tiyatro sahnesindeki oyuncular gibi görünüyordu içeriden. Hatta camda bir delik olsa yoldan geçen biri masaya uzanıp rakı kadehine veya mezelerden birine kolaylıkla ulaşabilirdi. O masada olmayı diledi bir an için; bir ayağı dışarıda olsa daha iyi hissedecekmiş gibi. Yanında biten kendisinden yaşça büyük olduğunu tahmin ettiği garsonu görünce heyecanı yeniden yükseldi. Meyhaneye gittiği ilk günü hatırladı, yaşından daha büyük bir özgüvenle sandalyesinde oturuşunu, siparişini özenle tek tek saymasını. Oysa şimdi titreyen sesiyle küçük bir rakı istedi. Garson bir şey sormadan söyleyecek bir söz bulamıyordu. “Meze tepsisini getireyim mi abi?” dediğinde başını sallayıp gözlerini hemen küllüğüne devirdi. Kalabalığın sesine alışan kulağı arkadan gelen Bülent Ersoy’un bir şarkısını fark etti. 

            Altı masa daha vardı meyhanede, dördü önünde, biri arkasında. Herkes coşkuyla konuşuyor, kahkaha atıyor, çalan şarkının en sevdiği yerine kötü sesleriyle eşlik ediyordu. Sanki bütün sesler birbirini yutuyordu. İnsanların yüzlerine bakmıyordu, onları bir eşya, masanın bir uzantısı olarak görmek hoşuna gidiyor, onu rahatlatıyordu. Sadece arkasındaki masanın tüm sohbeti düşünceleri kadar dibindeydi.

            Dört çeşit mezeyle dolan küçük masanın kenarında duran rakı şişesine uzanmak istedi ama garson ondan önce davranıp kadehini doldurdu. Oysa bundan nefret eder, kadehini kimseye doldurtmazdı. Bir kişi hariç. Neriman. Sadece o bilirdi kadehine ne kadar rakı koyulması gerektiğini. Neriman yoktu yanında ve onun yerini alan garsona sesini bile çıkartamamıştı. Neriman yoksa topaldı, Neriman yoksa çolaktı, korkaktı. Arkadaşlarının yanında mutludur umarım, diye iç çekti. Sonra göğsüne ağır bir taş düştü; hangi arkadaşları? Tanımıyordu hiçbirini. Nereye gittiklerini, güvende olup olmadıklarını, ne gibi tehlikelerden korunmaya çalıştıklarını bilmiyordu. Biraz sinirden, biraz da sakinleşmek için sigarası bitmeden bir tane daha yaktı ve hızlıca birkaç nefes çekti. Neriman’ı düşünmek istemiyordu ama yolunu şaşırmış her düşüncenin son durağı o oluyordu. 

On yedi gün süren bir acının kabuğunu okşamanın, o acıyı anlayıp uzamış tırnaklarıyla kanatana kadar deşmenin, acıdan ağlayabilmenin, ertesi gün kendini dünyevi dertlerinin ortasına atmak istiyordu. Bu onun hayata tekrar dönmesi için ilk adım olacaktı. Tam o sırada arka masadan kulağına değen tok sese verdi kendini. “Gitti be abi. Uçtu gitti. Arkasından öylece baktım, hiçbir şey yapamadım.” Ağzındaki peyniri damağında eritip bir dikişte yarıladı kadehini. Sandalyesine yaslandı. Çakmağın ve peşinden gelen derin bir iç çekişin hüzne bulanmış sesini duydu. 

            “Ne oldu oğlum anlatsana şunu baştan.”

            “Ah be abi. Aslında uzun zamandır yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Bunu ikimiz de biliyorduk ama sorunun ne olduğunu tam olarak anlayamıyorduk. Birbirimizin gözlerine bakıyoruz ama birbirimizi görmüyoruz bile. Boş bakışlar işte. Neyse, sabahtan beri ağzından tek kelime çıkmadı. Sanki kendi evinde bir yabancı gibi dolanıyor, gökyüzünü seyretmediği kısa anlarda da etrafa boş gözlerle bakıyordu. Birkaç kez yanına gidip sormak istedim ama soramıyorum ki! Korkuyorum abi. Cevabı beni incitecek. O da beni incitmemek için susuyor. Birimiz konuşsa da kıyamet kopsa diye geçiriyorum içimden, bir yandan da konuşmaya başlarsak gideceğini biliyorum. Bildiğimiz tüm kelimeler dişlerimizin arasında öylece duruyor. Nefes almaya korkuyoruz. Susmak, birbirimizi biraz daha görmeyi, ayrılmayı, ama bir yandan da acımızı uzatıyor.”

            “En kötüsü çocuk böyle durumlarda. O ne yapıyor? Anlamıştır bir sorun olduğunu…”

            “Ona daha gelemedim bile abi. Şaşkın şaşkın bakıyor ikimize. Bir şeyler olduğunun farkında ama dört yaşında çocuk, ne bilsin.”

            Neriman’ın çocuk sevgisi düştü birden ilk kadehin dibine. Gördüğü tüm çocuklara sanki kendi çocuğuymuşçasına sarılmaları geldi gözünün önüne. Çocukların yanaklarını sıkmasını, minik elleriyle oynamasını, tombul çocukların gıdılarını mıncıklamasını. İkinci kadehini garsona yakalanmadan doldurmanın keyfiyle dinlemeye devam etti arka masayı.

            “İyi de Cemil, her şeyin bir çözümü vardır hayatta. Para pul, iş… Ne bileyim her şey düzelir. Derdi ne bu kadının? Sıkıntısı ne? Çözebileceğin bir şey mi?”

            “Yok abi, öyle değil. Neyse, akşam oldu, iki saat önce işte. Balkonda sigara içiyorum. Geldi yanıma. İçimden dedim ki, bir kelime ederse kendimi aşağı atarım. Atmayacağım elbette ama bunu o kadar istedim ki anlatamam. ‘Cemil,’ dedi, sen tanıdığım en iyi insansın.’ Ellerim buz kesti. Hep bu cümleyle başlamaz mı zaten, hep aynı. Biliyorum, az para kazanıyorum, boktan bir işim var. Zaten bu yüzden ailesi de beni hiç sevmiyor. Neyse. Ailesinin yanına dönecektir diye düşünüyorum, Konya’ya, köye. Daha da evlenmez zaten. Gelmiş otuz beş yaşına, bir de çocuk. Aldığım yere geri gidecek yani. İçim parçalanıyor ama bir tarafım da serin; gideceği yeri, yaşayacağı hayatı biliyorum. İstanbul’da gün yüzü mü gördü kadın sanki; giysilerimiz gibi yıpranmış ve yamalı bir hayatımız oldu hep. Orta direk bile olsa iyiydi be abi, onu da olamadık, bildiğin süzme fakiriz. Neyse. Diyecek bir şey bulamadım ama ağzımdan bir anda, ‘Ben seni çok seviyorum Sema,’ çıktı. Gülme abi, ne diyeyim başka! Kadın yerden göğe haklı! İki elimle balkonun demirlerini tutuyorum, yüzüne bile bakamıyorum, karşıda ışıkları yanan bir eve diktim gözlerimi. O da tuttu demirleri. Bana bakamıyor. İlginçtir ağlamıyordu. Sebepli sebepsiz her şeye ağlayan kadın bugün buz gibi. Dudaklarının arasından çıkacak ilk kelimeden önce çıkan nefesi duydum sanki. Yemin ederim. Öyle korkuyorum. Keşke bir söz söylemese de öylece mutsuz kalsak o balkonda otuz yıl daha. Olmadı ama…”

            Hiç sesi çıkmayan masanın üçüncü kişisi ilk defa söze girdi. Sesinde yorgun ve rahatsız edici bir tını vardı. “Bütün kadınlar aynı ya! Hepsi birbirinin kopyası! Siktir et, giderse gider.” Masada bir sessizlik oldu. Arkasına dönüp bakmamak için kendini zor tutuyordu ki imdadına Cemil yetişti.

            “Sema bildiğin kadınlardan değil dostum. Siktir edilecek bir kadın hiç değil.”

            “E baksana tavırlarına. Allah korusun ya başka biri varsa! Aynı işte! Hepsi aynı!”

            “Daha bitirmedim, bekle.”

            Masada kadehlerin tazelendiğini duyabiliyordu. Ön taraftaki iki masayı dolduran insanların meyhaneden çıkmasıyla içerisi biraz sessizleşti. Ama Bülent Ersoy hâlâ masaları titretmeye devam ediyordu. Rakının ve hikâyenin etkisiyle ilk andaki gerginliğinden eser kalmamıştı. İyi bilirdi, rakı yavaş yavaş konuştururdu insanı, acelesi yoktu. Cemil’in henüz rakıya yenilmemiş kelimeleri olduğuna emindi. 

Neriman da iyi içerdi. Beraber kurdukları sofraları, kötü sesleriyle söyledikleri şarkıları, şişenin dibine doğru ağızlarından çıkan her kelimeye attıkları kahkahaları hatırladı. Kadıköy’deki, Beşiktaş’taki, Karaköy’deki meyhanelerde hayattan çaldıkları zamanla nasıl dalga geçtiklerini düşündü. Deniz kokusunu içine çekip nefesini tuttuğu çakırkeyif geceleri. Hayat doluydu Neriman, yarın başka bir şehre gidelim dese, hiç düşünmeden kabul ederdi. Bazı mekânları, bazı zamanları hiç sevmezdi. İçi titrerdi sonbaharda, kışın jilet kesiği gibi yaraladığı ayları; pencerenin kenarından yol bulan soğuktan, ayaklarının üşümesinden, dudaklarının çatlamasından nefret ederdi. Sanki bir yarısı ölürdü. 

            “Döndü o güzel yüzünü bana. Önce nefesi vurdu yüzüme. O an ölsem ölürdüm; o kadar seviyorum onun yüzünü. ‘Benim artık gitmem gerekiyor,’ dedi sessizce, ‘bu hayat benim hayatım değil.’ Ona söylemek, sormak istediğim onlarca şey vardı. Yalvarmaya da. Kendimi, gururumu yere düşürmeye de hazırdım. Ne olduysa o an oldu işte. Yüzünü benden kaçırdı ve yıldızlara baktı. Sonra da ellerini balkon demirlerinden çekip uçtu gitti.”

            “Nasıl yani?” 

Masadaki diğer iki kişiyle birlikte o da aynı tepkiyi, ama sadece kendisinin duyabileceği bir biçimde tek solukta vermişti. 

            “Uçtu işte. Kollarını kanat gibi yaptı. Süzüldü geceye doğru.”

            “Lan oğlum siktir git, ne uçması! Kafan mı güzel senin? 

            “Abi vallahi billahi uçtu. Gözümün önünde oldu her şey. Zaten hava karanlık. Uzaklaştıkça küçüldü. Sonra da yok oldu.”

            Masadaki sessizlik az sonra kopacak bir kahkahanın habercisi gibiydi. Önce ufak tıslamalar duydu, hafif bir kıkırdama ve tüm meyhaneyi inleten, meyhane adabına hiç de uygun olmayan bir gülme krizi yayıldı tüm masalara. Ne Bülent Ersoy kaldı ne de masaları dolduran çakırkeyif insanların dinginliği. 

            On yedi gün önce bir sabah apar topar evden çıktığında ona bir gün geri döneceğini söylemişti. Sıcak bir yaz günü. Ama hangi yıl, hangi yaz olduğunu söylememişti. Doğasına aykırı davranıp onu hiç unutmayacağını, unutmamak için elinden geleni yapacağını, yaşadığı yerin kokusunu unutmayacağını söylemişti. Yaşamak istiyordu, yaşamak zorundaydı. Yeni yerler görmeliydi, bilmediği coğrafyalarda denizin kokusunu içine çekmeliydi. Güneşe yakın olmalıydı. Güçsüzleşen bedenini onarmalıydı. Arkadaşlarına yarenlik etmeliydi. Zamanı nasıl yaşaması gerekiyorsa öyle yaşamalıydı tüm canlılar gibi. Doğanın dengesi bir kuş tüyünün ağırlığıyla yerle bir olabilirdi.

            Gitmek üzere yerinden kalktığında yüzünü ilk defa arka masaya döndü. Cemil boş gözlerle önündeki rakı kadehine bakıyor, yanındaki iki arkadaşı hâlâ -kısık sesle de olsa- gülüyordu. Ona, merak etme, bir gün dönecek, seninle daha uzun yaşayabilmek için bir gün dönecek, demek istedi. Ama dediğinin hiçbir hükmü olmayacaktı. Masadaki herkesi başını hafifçe eğerek selamdı ve dışarı çıktı. Bazı taşları yerinden çıkmış eski kaldırımda yürürken yalnız olmadığını görmenin getirdiği tuhaf bir duygu tüm bedenini sardı. Adımları hızlandı. Sanki yol boyunca gördüğü her kuş sadece kendisinin görebileceği bir biçimde onu selamlıyordu. Bir gün Neriman’la tekrar kavuşacağına olan inancı on yedi günün sonunda hiç olmadığı kadar çoktu.

            Balkondan süzülüp uçmamıştı Neriman. Sevdiği adamın bunu görmesini, aklını kaybetmesini istememiş, kapıyı usulca kapatıp yuvasından ayrılmıştı. Bir çocuk parkındaki banka oturup dostlarını beklemişti. Serin bir rüzgârla birlikte kulaklarına değen arkadaşlarının seslerini duyduğunda minik kalbi yerinden çıkacak gibi olmuştu. Yüzlerce dostunun yanına kanat açmış, son bir kez yukarıdan bakmıştı bir gün dönebilmeyi umut ettiği yere.        

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up