menu Menü
İhtilâl sizin oralara da geldi mi?
​“Hayırdır dayı?” dedi “Bugün maaş günü mü?” ​“Lo lo yok” dedi adam “İlla paraya mı gideceğiz?” ​Düzgün güldü. “Ben ne bilem, böyle doluşmuşsunuz arabaya.” Dizel motor sesi, kayalıkların arasında yankılandı. Adamın bembeyaz pos bıyıkları sabah güneşiyle parıldadı. ​“Hele uzatma, dön önüne.” ​Minibüs ovaya indi. Uzakta Munzur Dağları’nın tepelerini bulutlar bir örtü gibi kaplıyor, sabahın beşinde ilçe merkezinde birkaç karga sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu.
Hıdır Murat Doğan Edebiyat, Öykü
su değildim, kuyuyu kemirmeden gelişiyorum kilden Geri İpucu, Üç kat İleri

Kırmızı minibüs virajların arasından çıktı. Düzlüğe, Pülümür asfaltına doğru ilerledi. Puslu ormanlara sis grisi bulaşıyor, yuvarlak lambaları cızırdayarak ışıldıyordu. Karşı yamaçta bir ceylan koşuyor; Düzgün, ön koltukta yan dönmüş, bir eli şoför koltuğuna yaslı, diğeri kapıda, çamurlu yolları izliyordu. Yan camın buğusunu kazağının koluyla silip arkasına döndü:

​“Hayırdır dayı?” dedi “Bugün maaş günü mü?”

​“Lo lo yok” dedi adam “İlla paraya mı gideceğiz?”

​Düzgün güldü. “Ben ne bilem, böyle doluşmuşsunuz arabaya.” Dizel motor sesi, kayalıkların arasında yankılandı. Adamın bembeyaz pos bıyıkları sabah güneşiyle parıldadı. 

​“Hele uzatma, dön önüne.”

​Minibüs ovaya indi. Uzakta Munzur Dağları’nın tepelerini bulutlar bir örtü gibi kaplıyor, sabahın beşinde ilçe merkezinde birkaç karga sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu.

​***

​Aynı akşam, aynı minibüs Zimek’te Baba Zülfü’nün evinin önünde duruyor; kapıları sonuna kadar açık, kalabalığın ortasında kendi kendine çalışıyordu.

​“Yav nasıl gelmediler?” 

​“Sabah bindiler tamam, akşam bekledim dönmediler.”diye yanıtladı Hakkı.

​“Daha bekleyemedin mi?”

​“Yav yoklar ha, Pülümür dediğin üç beş dam.”

​Derviş, evin penceresine yaslanmış buğulu camdan dışarı bakan Baba Zülfü’yü gördü. Aşağıdan çağırdı: 

​“Baba hele gel, hele gel.”

​Yaşlı adam tahta merdivenleri gıcırdatarak ve bıyıklarını rüzgârda titreterek yaklaştı. 

​“Baba gel hele, sen söyle, beş koca adam nasıl kaybolur?”

​“Ben bilmem ciğerim ama şimdi Hakkı’ya da kızmak olmaz.”

​“Niye baba, bu adam minibüsçü değil mi?” dedi“Götürdüğü adamları getirmez mi insan?”

​“Ne bilsin ha” diye yanıtladı Baba Zülfü “Koca koca adamlar. Çocuk gibi elinden tutulmaz ki tutasın.”

​Köyün yaşlı delikanlıları sabah gittikleri ilçe merkezinden geri dönmediler.  Ali Rıza, Muharrem, Hüseyin, İmam ve Şah İsmail. O gece, beş evin beş uzak penceresindesabaha kadar lüks lambalarının solgun ışıkları parıldadı. 

​Ertesi gün öğle saatlerinde kırmızı minibüs yine yokuştan aşağı Pülümür’e doğru indi. Ormanların, kuşların ve türlü börtü böceğin cıvıltısında parıldadı. Geceden kalan yağmur kokusu camın aralığından arabanın içine doluştu. Sonbahar yağmurları bu kez erken gelmişti. Derviş yanında ki camdan süzülen yağmur damlalarını izledi. Camın buğusunu kazağının koluyla silip arkasına döndü:

​“Baba Zülfü, hele de! Senin haberin yok mudur?” dedi

​“Yoktur ciğerim” dedi Zülfü “ben bilmem.”

​“Niye baba, senin arkadaşların değil mi bunlar?”

​Minibüsün penceresinden dışarı bakıp hırsla bastonunu yere vurdu.

​“Değil.” dedi, bıyıkları sallandı “Hiç giderken söylemez mi adam?”

​Minibüsün içine doluşmuş adamlar, bir yandan yol üzerinde her noktaya bakıyor, duruyor, bağırıyor, sonra devam ediyor, yine duruyor bir yandan da bir an önce ilçe merkezine yetişmek için sabırsızlanıyordu.

​Derviş radyoya elini attı. Hakkı yetişti. Düğmeyi çevirdi. 

“Aziz Yurttaşlarım; Bir defa daha belirtiyorum ki Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak…

​Radyodaki adamın sesi, hışırtılar arasında boğuldu.

​Kırmızı minibüs ovaya indi. Pülümür’ün kırık dökük parke taşlı yollarında salına salına ilerledi. Durdu. Uzakta Munzur Dağları’nın tepelerini bulutlar bir örtü gibi kaplıyor, öğlenin ikisinde ilçe merkezinde birkaç karga sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. Askerlerin etrafını sardığı minibüs, içindeki adamların şaşkın bakışları altında ilçe meydanındakendi kendine çalışıyordu.

​“Camı aç, camı…” dedi yüzbaşı.

​“Efendim komutanım?” diye yanıtladı Hakkı. Şakaklarından ter süzülüyordu.

​“Ne dolanıyorsunuz burada? Yasak var, duymadınız mı?”

​“Ne yasağı komutanım?”

​Birkaç saat sonra, tentenin altında duran yedi adam, dertlerini anlatamadan bindirildikleri askeri kamyonun kasasında titreyerek oturuyorlardı. Baba Zülfü, Hıdır’a döndü:

​“Babanızın kemiğine sıçayım sizin.” diye sessizliği böldü “Beş tane adam, babalarınıza sahip çıkamadınız.”

​Sustular. Hâkî yeşil kamyon horuldayarak çalıştı. Bir erin sesi duyuldu:

​“Komutanım, bu adamların babaları kaybolmuş, köyden o yüzden gelmişler.”

​“Nasıl yani, hepsi kardeş mi bunların?”

​“Yok komutanım, kaybolan beş adam var.” 

​“Beş yaşlı adam nasıl kaybolur yahu?”

​“Dün sabah köyden ilçeye gelmişler, geri dönmemişler komutanım.”

​***

​Üç yıl, on ay, dokuz gün sonra, kırmızı minibüs; virajların arasından çıktı. Puslu ormanlara sis grisi bulaşıyor, yuvarlak lambaları cızırdayarak ışıldıyordu. Karşı yamaçta bir ceylan koşuyor; Düzgün, ön koltukta yan dönmüş, bir eli şoför koltuğuna yaslı, diğeri kapıda, çamurlu yolları izliyordu. Yan camın buğusunu kazağının koluyla silip arkasına döndü:

​“Hayırdır dayı, daha bitmedi mi?”

​“Lo lo yok, ölmezsek daha çok gidip geleceğiz…”

​“Define sizin neyinize dayı?”

​Ali Rıza, Muharrem, Hüseyin, İmam, Şah İsmail; “Çıkar amaçlı örgüt kurmak…” Bu beş adamın beş oğlu, minibüs şoförü Hakkı ve Baba Zülfü “Örgüte yardım ve yataklık…”suçlarından yargılandıkları davalardan beraat ettiler.

​Kırmızı minibüs Zimek’te Baba Zülfü’nün evinin önünde duruyor; kapıları sonuna kadar açık, kalabalığın ortasında kendi kendine çalışıyordu. Köy meydanında, define haritasını hep birlikte yaktılar. Baba Zülfü define aramaya giderken kendisini yanlarında götürmeyen Ali Rıza, Muharrem, Hüseyin, İmam ve Şah İsmail’le o günden sonra, bir daha konuşmadı…

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up