menu Menü
Ateşkes
“Giderken pencereyi açık bırakmışsınız, rüzgâr kırmış dalını.” dedikten sonra bir eliyle annesinin eline, diğer eliyle sardunya saksısının gövdesine sarılarak tepesinde yaprakları hışırdayan ağacın yansıttığı alacalı gün ışığına gülümsedi gözlerini kısarak. Gizli antlaşmalarının her maddesine koşulsuz uyacağını gösteriyordu göğe verdiği selamla.
Murat Ercan Edebiyat, Öykü
Sonsuz Olasılıksız Bağdaştırıcı Aygıtı Geri Kaldır rabbini balyozunun adıyla İleri

Taksinin adliyeye bakan kapısını açtı kadın. Esrik bir ifadeyle bindi. Taksi camının kirinden belli belirsiz okuyabildi “Adliye” yazısını. 

Taksinin diğer kapısına doğru yürüdü adam. Daha mağrur bir biçimde açtı kapıyı ve biraz duraksadıktan sonra bindi. Az evvel vuku bulmuş bir muharebenin karşılıklı bayrak tutanları olarak yan yana seyahat edecek olmanın hazmını düşündü.

Taksi hareket edinceye kadar kirli camdan bakışlarını ayırmadı kadın. Adam, dikiz aynasına yansıttığı öfkesinden beslenerek göz göze gelme çabasındaydı kadınla. Arabanın her sarsıntısında görüntüsündeki kırılmaya öfke duydu. Burnundan soluduğunu belli etmek için de olağan dışı sesler çıkarmaya başladı. 

Kadın, üzerinde erketeye yatmış kara bir hıncın varlığını hissettikçe kirli camla olan ahbaplığına başka bir boyut kazandırdı. Taksiciden radyoyu açmasını isteyerek, sesli bir ortak çağırdı korunaksız alanına. 

Adam radyonun sesiyle ensesini yoklayan ürpertinin dalgasına kapıldı. Bir kimsenin öfkelenmesini, haykırışını yettiğince duyuramamaya benzeten adam, hıncıyla boğazını kanırtarak durumla baş etmeye çalıştı.

Kadın yüzünü içeri dönmedi. İlk kırmızı ışıkta karşı kaldırımda kahve döven oyuncak bir ayıya takıldı gözü. Ellerini kahve döveceğinin topuzunda birleştirip kahveyi havanda aralıksızca döven ayının mekanikliğini evliliğinin son zamanlarına benzetti. Birikmiş ve üstü tozlanmış tüm sorunları çıkarıp birikmiş küf kokusunu gün yüzüne çıkarmaktan öteye gidememişlerdi. “Hepimiz aynı yerinden yakalasaydık, yaşanılır ne tarafı kalırdı ki hayatın.” diye geçirirken içinden bitmiş evliliğiyle birlikte etrafını çevreleyen pamuk ipliğine bağlı ilişkilere pay biçti.

Kadının da ayıyı izlediğini gören adam, hâlihazırda eski sayılan eşinin bu durum üzerine çeşitli şiirler yazdığını düşündü. Kadının ısrarla kendisine bakması içinse taksi şoförüne “Değiştir şunu, hanımefendi yabancı müzik sevmez.” derken âdemelmasının bozuk bir asansör ritmiyle inip kalkması ifadesindeki güçlüğün su götürmez yansıması sayılabilirdi.

Taksici önce adama, sonra adamın konuşurken kadına bakmasına baktı, ardından kadına çevirdi gözlerini. Göz bebekleri adam ve kadın arasında mekik dokudu yeşil ışık yanana dek. 

Az ileride balon satan yaşlı bir adam gördü kadın. Yaşlı adam o kadar dikkatini çekmiş olacak ki, yolculuğun başından beri istifini bozmayan kadın, kafasını arkaya çevirerek gözden kaybolana değin renkli balonları ve adamın balonların aksine renksiz suratını seyretti. 

“O kadar gülüyoruz ki, ağlamışa dönüyoruz bir bakıma/Sonra çocuk olarak gülmeyi tekrarlıyoruz kırmızı balonlara/Sonra da özür diliyoruz; öyle ya, balon çok önemli bir yuvarlaktır.”* dizelerini anımsadı.

Kadının hareket etmesi adamı şaşırttı, asık çehresi bir anda gevşedi. Kendisiyle ilgilenmediğini fark ettiği anda “Yazacak bir şeyler buldu yine.” diye mırıldandı. Kadının hassasiyetinin aksine dünyaya dümdüz bakmasının verdiği huzursuzluktan bir an bile rahatsız olmayışı, ipleri hepten koparmıştı geçmiş ilişkilerinde. Milyon tane soru işaretinin bulunduğu bir havuz gibiydi beyni ve bu işaretlerin kendisini boğacağı hissiyle dibe batmamaya çalıştıkça bilinmez bir girdaba sürükledi yolculuğu. Hava sıcak olmamasına rağmen cebelleştiği şeyler terletmişti adamı ve kadın umursamadan kirli bir camdan yeni bir dünyayı keşfe dalmıştı.

Yine kırmızı ışık… Taksi şoförü olup biteni çözememenin yarattığı gerginlikle derin bir “Offf…” çekti. Adamın huzursuzluğu ve kadının dik başlılığı şoförün de canını sıkmıştı.

Kadın camın ardından parfüm tanıtmak için dans eden civciv kostümlü çalışanı izlemeye koyuldu. Çılgınca ayaklarını yere vuran ve sırıtan kostümüne inat, içindekinin iş sonrası evine döndüğünde kostümünden arınıp yaşayacağı hissizliği düşündü. Muhtemel bir üniversite öğrencisiydi ve günün sonunda alacağı meblağın ancak bir sonraki günü kurtarabileceğini düşündü. Civciv kostümlü şahsın yerine yaşamın ördüğü eğreti duvarın yıkılışına ayak diredi, trafik akıp da izlediği dans son bulana dek.

“Bu yaptığın tutturukluk ama!” deyiverdi adam, sesinin olağanca kontrolsüzlüğüyle. Şoförün bu anlamsız yükselişine göz belertişiyle burun buruna geldi. Durumun talihsizliğiyle kadının suratında oluşan alaycı gülüşü fark edemedi. “Pardon” demekle dememek arasında bocalarken şoförün tıraşsız ensesini görmekle yetinebildi.

“Tutturukluk demek ha!” diye geçirdi içinden kadın, takındığı alaycı gülüşle. Adamın bu tanımlamayı unutmamasını şaşırdı. Evet, zor bir karardı ayrılık, yüksekten akıntıya korunmasız atlamak gibiydi. Suyun ardına gizlenmiş büyük kayaların sivri uçlarına çarpa çarpa ilerlemişlerdi dev sayılabilecek dalgaların arasında. Belki en çok kadın istemişti bunu ama kanlı bir düğünde kasap havası çalınmayacağını adama da kabul ettirmişti nihayetinde. Tüm mesnetsiz yanlarıyla bu davete icabet etmekten başka çaresi kalmamıştı adamın da.

Kadının yüzünü görme çabası, vahşi dalgalarla boğuşurken akışa teslim olma haline dönüşünce adam da çareyi öteki kirli camın ardını seyre dalmakta buldu. Gördüğü ilk şeyin bir bebek mağazasının açılışında çocuk eğlendiren palyaço olması, kadının eğlendiren insanların yaşam gailesinde aradığı hüznü anımsattı. “İyi ki görmüyor, palyaçonun mutluluğuna da mutsuzluk yamardı şimdi.” diye geçirdi zihninden.

Kadının mutluluk tanımlarını kaybedişlerde aradığını bilen adam, evlilikleri süresince anlam veremediği bu tezatlıktaki kör düğümlü bağlantıların koordinasyonunu sağlama çabasına girişti. Bir insan sevdiklerini kaybettikten, gözleri önünde onları toprağa verdikten ve bir daha görememe ihtimaliyle yüzleştikten sonra neden hafifler, niye arınmış hisseder ve neden huzura erişirdi? Kadının bir kadeh şaraptan sonra kendisiyle doludizgin sevişmesini beklerken bu sorularla çevrili beyin orgazmını yaşamasına isimler koymaya çalışarak sürdürdüğü ve yaklaşık yarım saat önce sona eren evliliğinin muhasebesini, bir palyaçodan yola çıkarak tutmaya başlayınca tüm bu soruların yuvalandığı gizli mabedi aramaya başladı adam. Az evvel küçücük bir ticari taksinin içinde yaşadığı manik-depresif tutumun etkisiyle saçmalamasının sancısını, yine ensesinden gömleğinin yakasına süzülen terin ıslaklığıyla hissetti.

Ayrılıklarının son yazında gittikleri su kenarındaki, çocukların uçuşturduğu, karahindibalar can buldu kadının gözünde. Ağır çekimde kaydedilmiş bir sahneyi izler gibi izlemişti. Çocukların üflemesiyle kendini, etrafa dağılan karahindiba tüylerinin yerine koyduğunu anımsadı. Dar kafeslere sıkışmış ruhunun özgürlüğüydü onun için her bir tüy. Mutlu ve savruk görünmeyi, mutsuz ve derli toplu görünmeye yeğlediğinden, başını taksinin kirli camına sonsuz bir iç huzurla dayayarak bitmek üzere olan yolun tadını çıkardı.

Oturduğu araba koltuğu yüz derecede kaynıyormuşçasına huzursuzlanan adam, yolun sonuna odaklı vaziyette bir yandan kadını, diğer yandan taksi şoförünü kollarken taksiden inince kızının bu manzarayı nasıl karşılayacağını düşündü tırnaklarını kemirerek. 

Ufka dalan adamı fark eden kadın, adamın ikircikli hallerini yine yolda olmanın verdiği hazdan uzaklaşarak sona şartlandığına yordu. Birliktelikleri boyunca da an’da kalamama mevzuunun yaşattığı korku ve panikle, bir yol hikâyesindeki çalılıkların yarattığı diken çiziklerinin görüntüsüne takılıp ‘yaşanmışlık’ adını koyamayarak yolculuğun sonuna şartlandıklarını hatırladı. Yol, güzeldi; varmaksa, koyu bir eylemsizlik.

Taksinin freniyle önce öne, sonra geriye doğru sarsılıp durdular. Adam kadına, kadınsa adamın olduğu taraftaki kapının camından dışarıya baktı. Küçük kız, kendisini omuzlarından kavrayan teyzesiyle birlikte anne babasının taksiden inmelerini bekliyordu. İkisi de arabadan inip aralarında bir taksi mesafesi kalınca, küçük kız kucağındaki sardunyayı göstermek için teyzesinin elinden kurtulup anne babasına doğru yürüdü. 

“Giderken pencereyi açık bırakmışsınız, rüzgâr kırmış dalını.” dedikten sonra bir eliyle annesinin eline, diğer eliyle sardunya saksısının gövdesine sarılarak tepesinde yaprakları hışırdayan ağacın yansıttığı alacalı gün ışığına gülümsedi gözlerini kısarak. Gizli antlaşmalarının her maddesine koşulsuz uyacağını gösteriyordu göğe verdiği selamla.

(* Edip Cansever / Altın Ayak)

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up