menu Menü
Tutmadı Bu Kar
Şarkı bitti, radyonun adı ve frekansı oldukça arabesk bir müzikle beraber günde binlerce kez olduğu gibi dinleyiciye hatırlatıldı ve yeni bir şarkı başladı. Dolaptan çıkarttığı sütü yeni bir tencereye döküp ocağı yaktı. Çocuklar anlamsızca dışarıda dolanıyor, gökten düşen beyaz şeyin kar olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Bu şehrin laneti de bu,diye mırıldandı, her yer çamur, hani kar nerede?
Emre Ocaklı Edebiyat, Öykü
ölüler için son klavsen Geri Sonsuz Olasılıksız Bağdaştırıcı Aygıtı İleri

Giriş katındaki evinin küçücük mutfağında, yıllardır dinlemekten vazgeçmediği radyo kanalından yükselen şarkıyı duyunca raflardan birinin kenarına iliştirdiği cep telefonunu biraz daha yakınına aldı. Yemeği karıştırmayı bırakıp buğulanmış pencereden bakmaya çalıştı. Eliyle hafif eğik, kalın bir yol çizdi cama. Şimdi görebiliyordu karın tutmadığını, çocukların kar topu yapacak kadar mutlu olmadıklarını, yemek arayan kedileri. Güzel koktu yemek, diye geçirdi içinden mutfağın rutubetli, lekeli duvarlarına vururken en çok sevdiği o şarkı. Keman ve klarnetin sıcaklığı ocağın ateşiyle yüzüne çarptı. En iyi ben yaparım bu yemeği. En iyi ben. 

​Kaval kemiğine kadar uzanan patikleri ve üzerine geçirdiği terlikleri de ısıtmıyordu. Kapalı olmasına rağmen pencereden, hatta duvarların içinden bile süzülüp evi dolduruyordu sanki soğuk hava. Yemeğin altını kısıp diğer odaya, oğlunun ve sobanın yanına gitti. Çarşamba, dedi içinden, çarşamba bugün. Nefret ediyorum çarşamba günlerinden. Günlerin ne kadar tuhaf isimleri olduğunu düşündü. Aralarından en çok cumayı severdi. En azından doğru düzgün bir kelimeye benziyordu. 

​Yemek masasına okul çantasında ne varsa boşaltmış, defterlerin ve kitapların dağınıklığı arasında ödevini yapmaya çalışan oğluna baktı. Defterine bir şeyler yazıyordu durmadan. Arkasından sessizce yaklaşıp ne yazdığına baktı. Yazdıklarını okumaya çalışırken omuzları düştü. Oğlunun kalem tutan eliniavucuna aldı ve kalemle birlikte geri çekti. Ne yapmak istediğini anlamıştı çocuk. Sanki tuttuğu kalem değil de ince bir tornavidaydı. Kalemi kâğıttan delip geçirmek istercesine büyük bir hırsla, öfkeyle yazıyordu. Yazmayı bırakıp annesine döndü. Yarın coğrafya sınavı var, babam erken gelecek değil mi, diye sordu. Bu akşam ben sana yardım edeceğim, dedi çaresiz sesiyle. Oğlunun gözlerindeki, sen anlamazsın ki ama coğrafyadan, bakışına aldırmadan mutfağa döndü. Kalemin, kınından fırlamış kılıç gibi parlayıp kâğıda saplandığından emindi. 

​Yemeğin altını kapatıp yine buğulanmış camı avucuyla sildi. Değişen bir şey yoktu dışarıda. Yer yarılsa, gökten olmadık eşyalar yağsa, mevsimler yok olsa da değişmiyordu.Oysa insan denen canlı her saniye değişiyor ve Fatma bu durgunluğa anlam veremiyordu. 

​Şarkı bitti, radyonun adı ve frekansı oldukça arabesk bir müzikle beraber günde binlerce kez olduğu gibi dinleyiciye hatırlatıldı ve yeni bir şarkı başladı. Dolaptan çıkarttığı sütü yeni bir tencereye döküp ocağı yaktı. Çocuklar anlamsızca dışarıda dolanıyor, gökten düşen beyaz şeyin kar olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Bu şehrin laneti de bu,diye mırıldandı, her yer çamur, hani kar nerede?

​Bayat ekmeleri kedilere ayırdığı küçük kaplara bölüştürüp sıcak süt ile karıştırdı ve kapaklarını sıkıca örttü. Büyük bir poşete dizip kapının önüne bıraktı ve oğluna seslendi. Duymadı. Eskimiş, üstüne yemek ve sigara kokusu sinmiş pardösüsünü ve nereden su aldığını bir türlü anlayamadığı botunu giyip dışarı çıktı. Kapının önünde kümelenmiş çocuklar onu görünce uğraştıkları şeyleri bıraktılar. Yeni bir heyecan, yeni bir oyun telaşı kapladı hepsinin içini. İkişerli üçerli kümeler birbirine yaklaştı. Birkaç saniye içinde hepsi aynı çemberin içindeydi ve birinin ağzından çıkacak ilk söz yeterliydi oyunun başlaması için. Oluşturdukları çemberin gerisinde kalan tombul bir çocuk bağırdı. “Kaçın! Deli Fatma geliyor. Kaçın!”

​Annesini ve babasını gözlerinin önünde kaybettiği içindelidir Fatma. Yedi yaşında dedesinin kömürlükten bozma evinde büyümeye, korkmaya, öğrenmeye, dedesinin incecik, derisi çekilmiş parmaklarını bacaklarının arasında hissetmeye başladığı için delidir biraz. Erken yaşta birine, hiç olmayacak birine sevdalandığı, onu anne, baba olarak benimsediği, onun kara gölgesinde kendini güvende hissettiği, onu kaybetmemek için her şeyi yapabilecek kadar gözü kara olduğu için delidir. Yalnızlıktan korktuğu için delidir; korkak olduğu için delidir. Çocuğunun büyümüş de ona bakabilecek bir adam olmadığından delidir Fatma. Adının orospuya çıkmasını kendine yakıştıramadığı için delidir. Yaz kış demeden, her gün iki posta yemek çıkarttığı kedileri, köpekleri kovalayan çocukların üstüne yürüdüğü için delidir Fatma. Tanıdığı herkes kadar delidir Fatma. Herkes kadardır.

​Çocukların bağrışmalarına alışmıştı artık. Her gün yemek bıraktığı yerlere hızlıca uğradı, eve dönerken kendisini izleyen çocuklara en deli bakışlarından birini attı. Bu sefer seslerinin çıkmaması hoşuna gitti. Eve girdiğinde onu yüzüne çarpan sıcak ve oğlu karşıladı. “Taze fasulye mi yaptın?” dedi çocuk. Cevap vermeden, soğumuş elleriyle yakalayıp göğsüne bastırdı oğlunu. Hemen büyü oğlum, diye geçirdi içinden, hemen büyü ki dünya biraz küçülsün.

​Ne zamandır çarşambaları yalnızdı Fatma. Sabahtan akşama kadar büyük bir marketin deposunda çalışan, hayatı sadece devasa gıda kolilerini tırlardan indirip özenli bir biçimde yerleştirmek olan Nedim’in neden çarşamba günleri eve geç geldiğini, bazen de gelmediğini anlaması uzun sürmüştü. Onu toplantılarına çağırmaya çekinen, yolda anca üç metre uzaktan, o da zoraki bir tebessümle selam veren apartmanın, mahallenin diğer kadınlarının ona duyurmak istercesine yüksek sesle, apartmanın önünde veya çocuk parkının banklarında dedikodu yaparlarken duymuştu, öğrenmişti; iki arka sokaktaki kadını. Nedim’in evini, yatağını, çocuğuyla geçirdiği zamanı bırakıp başka bir dünya kurmasını anlayamadı önce. Sonra yetersiz olabileceğini düşündü. Artık istenmediğini, arzulanmadığını, değersiz olduğunu. Migren krizlerinin arttığı günlerin birinde erkeklerin böyle kaçamaklar yapmak için yaratıldığını, Nedim’in asıl evinin burası olduğu fikrine doğru sürdü aklını. Onu kaybetmekten korktu. Bir çarşamba gidip bir daha dönmemesinden korktu. Delirmekten korktu. Çocuğunu büyütememekten. Susacağım, dedi, susacağım ve hiçbir şey daha kötüye gitmeyecek. 

​Sustu Fatma. Ne bir soru sordu ne de içinde sorular gizli gözlerle baktı Nedim’e. Tüm gün ter içinde kalmış vücuduna sinen farklı bir sabun kokusuna ses etmedi. Sevişirken değişen hareketlerine, yeni isteklerine boyun eğdi. Onu sadece yemek masasında mutlu görüyordu. Yaptığı yemeklere aç ayı gibi saldırırken yüzünde gerçek bir gülümseme görüyordu. Bir de durduk yere, nereden arttırdığı bilmediği birkaç kuruşu, pazara gitmeden bir gün önce yemek masasına bırakıp, kendine yeni iç çamaşırı al, renkli falan, derken. 

​Kendisine deli diye bağıran mahallenin çocuklarından hiçbir farkı yoktu Nedim’in; yanlarından geçen her kadına aç kurt gibi bakmak doğalarında vardı. Yalnız başına bir kadını çevreleyip ağızlarından salyalar akarak onu izlemek, ona sahip olmayı, onu avlamayı, düzmeyi, öldürmeyi kendilerinde hak gören bir canlıyı ve doğanın bu güçlü düzenini değiştirmeyeceğini bildiği için artık bu gücün yanında olacaktı.

​Oğlunun ders çalışmaktan yorulup uyuyan bedenini kalın bir battaniyeyle örttükten sonra çekyatın altından eski bir sofra bezi alıp mutfağa gitti. Hâlâ sıcak olan tencereyi beze iyicesardı. Hava bir saate kalmaz kararacaktı. Tam zamanı, diyegeçirdi içinden, iki dakikada gider gelirim. 

​Çocuklar dağılmıştı. Kar öylesine süzülüyordu havada. Tanıdık birkaç sokak kedisine selam verdikten sonra sokağından çıkıp daha önce yüzlerce kez geçmesine rağmen bu sefer yabancı, daha önce hiç havasını solumadığı bir coğrafyaya girmişçesine ürktüğü, tekinsiz hissettiren o sokağa girdi. Ayakları buz kesmişti. Kalbinde o yaşına kadar hissettiği tüm duygulardan farklı bir duygu vardı. Korku değildi, utanma hiç değildi. Adını koyamadı bu duygunun Fatma. Nasıl hissettiğini bilemedi. Tam deli işi, dedi kısık sesiyle, çocukların mutlaka bir bildiği var.

​Her zamankinden fazla sütlü ekmek taşıdığı bir gün, Nedim’in iş yerinde olması gereken bir saatte onu sokakta, şimdi karşısında durduğu apartmana girerken görmüştü. Dört katlı, yeni boyandığı belli olan binaya niye girdiğini, hangi dairede olduğunu anlamak için başka bir apartmanın girişine saklanmıştı. Hayatının en zor bir saat on beş dakikasıydı. Sonunda onu apartmandan çıkarken görmüş, arkasından dakikalarca onu izleyen kadının yüzünü hafızasına kazımıştı. 

​Apartmandan içeri girip ikinci kata çıktığında elindeki tencere yüzlerce kiloya yaklaşmıştı. Kapının önünde sadecebirkaç saniye bekledi. Daha fazla beklerse geri dönebileceğini biliyordu. Tencereyi bırakmadan ellerini havaya kaldırıp elinin tersiyle zile bastı. 

​Kapıyı, akşamüzeri olmasına rağmen sabahlıkla açtı Asuman. Mahalledeki diğer kadınların yüksek seslerinden biliyordu ismini, ama onu ilk defa bu kadar yakından görüyordu. Tanıdığı, hatta gördüğü tüm kadınlar gibiydi, hiçbir farkı yoktu. Boyu, saçları, gözleri, kilosu, dudakları aynıydı. Herkes gibiydi. Rahatladığını hissetti bir an. Artık tencerenin ağırlığı yok olmuş gibiydi. Kelimelerine yer açılmıştı. 

​Tanıttı kendini. Nedim’in eşi olduğunu söylediğinde Asuman önce kapıyı kapatmak istedi ama yapamadı. Asuman’ın aklından geçenleri okuyabiliyordu. Saniyeler içinde yüzlerce fikir filizleniyordu aklında. Asuman vücudunun bir kısmını evden sarkıtıp merdivenlerden aşağı, sonra da yukarı baktı. Bu sefer de eve davet etti. Fatma girmedi. Asuman’ın beyaz yüzünün nasıl kızardığını, yaptığı şeyden ne kadar pişman olduğunu söyleyen gözlerini gördü ama bir şey hissetmedi. Tek derdi vardı Fatma’nın. Ona önce tencereyi uzatıp yemeği başka bir tencereye dökmesini söyledi. Hızlıca denileni yaptı ve elinde boş tencereyle geri döndü.

​Bak, dedi Fatma, beni görmedin, ben seni görmedim. Tanışmıyoruz! Eğer Nedim’e bir şey söylersen hem sen kaybedersin hem de ben. Asuman meraklı gözlerle Fatma’nın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Ben susacağım, görmeyeceğim, diye devam etti Fatma. Susacağım ve duracağım. Asuman’ın gözlerinden akan yaşlar yanaklarına, oradan da dudaklarına süzüldü. Fatma hâlâ hiçbir şey hissetmiyordu. Şimdi, dedi, bu akşam ona taze fasulyeyi çıkar, en sevdiği yemektir. Yanına da pilav yaparsın herhalde! Ben arada bir sana yemek getireceğim. Ve bunu kimse görmeyecek, bilmeyecek. Asuman gözyaşları artık sakin değil, köprüleri yıkmaya yemin etmiş bir sel gibi akıyordu. Komşuların duymasından çekinmediği hıçkırarak ağlamasından belliydi. Ne üzüldü ne de ona doğru bir santim yaklaştı Fatma. Tencereyi ver, dedi gözleriyle göstererek. Hızlıca merdivenlerden inip evine doğru koşar adım yürüdü su almış botlarıyla. 

​Eve döndüğünde oğlu uyuyordu. Onu öyle gördüğüne sevindi. Hızlıca mutfağa seğirtip daha önce kırdığı fasulyeleri tezgâha çıkarttı ve diğer malzemeleri hazırlamaya koyuldu. Aynı tencereyi kullanıp kullanmamak arasında düşündü birkaç saniye. Yeni bulaşık çıkarmak istemediğine karar verdi. Cep telefonundan aynı radyo kanalını açtı. Daha önce hiç duymadığı yeni bir şarkı çalıyordu. Avucuyla camın buğusunu silip dışarıya baktı. Tutmadı bu kar, dedi.

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up