menu Menü
Erimek
Herkes çeşitli sıfatlar edinmek için büyürken, bebe Alp yaşamaya devam etmek için büyüyecekti. Buna benzer ama edinemeyeceği sıfatlarla ilgili soruları sormaya başlayacağı anlardan korktu Eşref Bey. Bu anların varlığından. Gelecekten. Şu andan.
Gamze Yalçınkaya Edebiyat, Öykü
Ben, Herkeslerden Lütfen Geri ölüler için son klavsen İleri

Yeni yılın ilk günleriydi. Eşref bey, ilk günden gelecek yılın planını yapmaya başlamıştı. Sabah uyanıp ajandasının belirli sayfalarına dokunduğunda ya da yapacağı işlerin bir kısmı kesinleştiğinde, o tarihe kadar olan tüm zamanların çoktan geçtiğini varsayıyordu. Sanki sayfaları saniyeler içinde atlarken, geleceğe doğru zihnini bulunduğu andan olabildiğince uzaklaştırıyordu. Anda kalmaya dair korkuları vardı. Bunlarla yüzleşmek her zaman kolay olmuyordu ama ajandanın sayfalarını çevirmesi bile, kontrol edebildiği hissini yaşamasına izin veriyordu. Yaklaşık yirmi yıldır asker olmak ve kardeşi gibi sevdiği insanların son nefeslerini ellerinde hissetmek, kulağının arkasını kaşındırıp duran ölüm ıslığı ile yaşamak, tamamen kontrol sınırının ötesindeydi. Bu sınırdan usandığından; zamanı, sayfaları ve insanları elinde tutmak derdindeydi. 

Ajandasında bugünün planı hastaneydi. Oğlu Alp, geçen hafta iki yaşına girmişti. Bugün rutin sağlık kontrolleri yapılacak. Ne kadar uzadığına ne kadar tombikleştiğine ve bazı kan değerlerinin sonuçlarına bakılacaktı. Eşi Zuhal Hanım koridordan seslendi. “On dakikaya çıkarsak yetişmiş oluruz, Alp’in çantasını son bir kez kontrol edeyim”. “Tamamdır ben zaten hazırım” demişti Eşref bey. Zaten hazırdı. Zaten hazır hissederken neyden bahsettiğini bilmiyor oluşunda bir naiflik vardı. Alp kucağında “Baba, bebe Alp’e ne yapacaklar?” diyordu. Konuşmaya yeni başladığı için mi yoksa bilerek mi olduğu bilinmez, minik Alp kendinden üçüncü tekil kişi olarak bahsediyordu. Sanki minik bedeni henüz zihniyle uyumlanmamıştı. Eşref bey “Geçen hafta parmağından aldıkları karıncalara bakacaklar, bir de ne kadar büyümüşsün onu öğreneceğiz aslanım” dedi. Evden çıkarken Alp annesine “Anne sen benim karıncalarımı gördün mü?” diye seslendi koridorun sonundaki odaya doğru. Bu sorudan sonra kahkahalarla zaten hazır oldukları güne doğru yola çıktılar.

Hastanede neşeli ve cana yakın hemşire, odadaki arı ama insanı huzursuz eden kokuyu dağıtıyordu. Alp’in boyunu ve kilosunu ölçerken, bir yandan da yanaklarını sıkıştırıyordu. Genelde Alp’i görenler, yüzündeki bir avuç mutluluğa, küçük ve gülümseyen varlığına kayıtsız kalamıyorlardı. Ölçümler alınırken Eşref Bey ve eşi doktorun yanınaydı. İkisi de “Kan tahlil sonuçlarımız olağan, üç ay sonra görüşmek üzere.” diyeceğini sandıkları doktora bakıyorlardı. Doktor benzer konuşmaları çokça tekrar etmiş olsa da mutlu bir ailenin parlayan gözlerine o bilindik karanlığı indirmekte hala zorlanıyordu. “Alp’in kan tahlillerini inceledim. Duchenne Muskuler Distrofi diye bilinen bir kas hastalığı var.” Anlamakta biraz geciken Eşref Bey’in yüzündeki gülümseme, birdenbire yer çekimine yenik düştü. “Nasıl?” diyebildi sadece. “Neymiş, Duchenne mi? O neymiş ki?” diye eşine döndü. Sanki doktorunkinden daha güvenilir bir cevap vermesini umuyordu eşinden. Doktor, “Duchenne Muskuler Distrofi, doğan 3500 erkek çocuğunun birinde karşımıza çıkabilecek bir hastalık. İlerleyici bir hastalık ve kasların erimesine sebep olarak ömrü azaltıyor.” diye devam etti. “Daha geç farkına varılabilirdi ama siz dikkatli bir aile olduğunuz için bu durumu erken fark edebildik. İlerleyişini yavaşlatmak adına bu bizim için avantaj.” dedi. Eşref bey “Bir de ilerliyor yani bu meret.” diyerek nefesini nereye gittiğini bilemediği bir yerlere doğru vermeye çalıştı. Odadaki hava az geliyor ve duvarlar ayaklarına doğru onu sıkıştırmak için yaklaşıyordu sanki. “Alp’in tedavi sürecini verimli geçirmesi için sürekli kontrol altında olması, ilaç ve fizik tedavi ile takip edilmesi gerekecek.” dedi doktor, net bir ifadeyle. Kontrolden çıkmış gibi arka arkaya gelen her cümle, çarpık bir şekilde sıralanan tren vagonlarını andırıyordu. Eşref bey bu trenin dengeyi bulamayıp devrilmesinden korkuyordu. Ajandasında Duchenne yazmıyordu. Kendini dünyaya bağlamak yeterince zorken, en minik ve sevecen parçasının dünyaya tutunamamasına şahit olacak olmanın yüküne dayanılır mı, bilmiyordu. Eşref Bey de Zuhal Hanım da ağırlaşmıştı. Adım atmak, oturmak, konuşmak ağırlaşmıştı. Alp’le çıkışta parka uğrayıp öyle eve döneceklerdi. Şimdi parka gitmek, hatta göz açıp kapatmak bile zor geliyordu.

Yine de hastaneden çıkınca evlerine yakın denizi gören bir parka gittiler. Nasıl olsa konuşulacak bir şey kalmamıştı. Gerisini araştıracaklardı ama günün kalanı belirsizliklerin üzerine attıkları ince bir çarşaf gibiydi. Şimdilik unutmak istiyorlardı. Parka geldiklerinde Alp, “Bebe Alp kaydırağa binsiiiiiiin” diye bağırarak arabadan inip koşmaya başladı. Eşref bey, yarım yamalak, gülümsemesinin yer çekiminden kurtarabildiği taraflarıyla “Binsin tabi… Bunları da alsın Bebe Alp… Montunu giysin… Dikkatli ol, koşma…” diyerek oyuncaklarını Alp’e uzatmak için peşinden gitti. Eşi en yakın banka oturup kalmıştı. O da gidip yanına oturdu. Birbirlerine sarıldılar. İkisi de göz temasından kaçıyordu. Gözlerinde biriken deniz, eğer şimdi taşarsa muhtemelen karşıdaki kıyıya vuran dalgalardan çok daha şiddetli bir hal alacaktı. 

Eşref beyin zihni iki odak arasında volta atıyordu. Alp’in gülümsemesi, deniz, Alp’in hastalığı, deniz, Alp’in ömrünün geri kalanı, deniz, Alp’in kaslarının eriyecek olması, deniz, titreyen ama sarılmaya çabalayan kollar, deniz. Eşref Bey de kaslarının düğümlendiğini hissediyordu sanki. Tüm kasları düğümlenmiş, kolları, bacakları, gövdesi bu bankta sıkışmış ve kimse onları oradan sökemezmiş gibi geliyordu. Isıtan güneşi, Alp’in oyun oynamasını ve denizi izlemek hiç bu kadar çaba gerektirmemişti. Sonra Alp’in yanına ondan birkaç ay daha küçük olan komşularının oğlu Rüzgâr geldi. Yan yana yatıp kendi etraflarında yuvarlanıp birbirlerine çarpıyorlardı. Önce biri, sonra diğeri aynı hareketi yapıyor ve sonra tekrar beraber yapıp birbirlerine çarpınca gülüyorlardı. Onları izlerken ağırlaşan kasvet, Alp yanlarına geldiğinde zoraki kayboldu. “Baba, Bebe Alp abi mi oldu?” dedi. Kendini Rüzgâr’ın abisi sanıyordu ve bundan gurur duyan komik bir hali vardı. Eşref bey, sorunun ağırlığında ezilip, erimemeye çalıştı. “Evet oğlum, Bebe Alp abi oldu” dedi.

Herkes çeşitli sıfatlar edinmek için büyürken, bebe Alp yaşamaya devam etmek için büyüyecekti. Buna benzer ama edinemeyeceği sıfatlarla ilgili soruları sormaya başlayacağı anlardan korktu Eşref Bey. Bu anların varlığından. Gelecekten. Şu andan. Kendini ilk defa olabildiğince anın içine çakılı kalmış hissetti ve parkın kumlarının arasına gömülmek istedi. Ama kaçamayacağı bu minik adam, gözlerine böyle bakarken onun olamadığı her sıfatı kendinde gerçekleştirmek için anda kalmak zorundaydı. Güne zaten hazır değildi. Belki de hiç hazır olmamıştı. Zaman, artık ajandanın sayfalarından değil bu minik adamın nefes aldığı saniyelerden akacaktı. Öyle olmasını deli gibi isteyerek ve ağlamamak için karnını daha fazla sıkarak oğlunu kucağına alıp arabaya doğru yürüdü. Zaten hazır olunmayan günün güneşi, denizin üzerinden usulca eriyordu. 

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up