menu Menü
Milyon Taşı
Sağ kolu doğuştan engelli bir belediye işçisiydi Miskin. İsmi de buradan gelirdi; gelişmemiş koluna yetiştirilmemiş insanlar tarafından takılmış bir lakaptı. Gerçek adını kendisinden başka kimse bilmezdi. Her gece sol kolunun üzerine yatar ve kalbini ezerdi. Bazı günler ölüden sayardı kendini.
Yusuf Uzun Edebiyat, Öykü
Havayazı Geri Kırmızılı Kadın İleri

Karanlığı güneşe kavuşturma çabasına girişmiş bir saatte, dermanını yitirmek üzere olan yelkovanın tıkırtısı ile bölerdiuykusunu Miskin. Uyku sığınmaktı onun için, uyanmak ise yakalanmak. Gideni geri getirmeyecek yollara bakan pencerede şehrin sesi kesildiği vakitlerde, eşyalar başlardı konuşmaya. Yalnızlık bırakmazdı yakasını; rüyalar, sanrılar hep aynı. Boynunu çoktan bükmüştü kadere. Elinden gelmeyenlerin ardında kayboldukça, kendi sonunu başlangıçtakabullenip tekerrür taşları örülürken etrafına, bu dipsiz kuyuda bir eşyadan farksız hissederdi. 

Mutlu olduğu günlerde bile çözemediği anlamsızlıklar; gözünden kaçan bakışlarda bir kıymetsizlik vardı. Böyle zamanlarda fark etti bir eşyaya ne çok benzediğini. Küçücük mutluluklarda hayatına birkaç nakış işlenirdi, yüzü tebessüme yakınlaştıkça kaçırılırdı gözler ve sonrası mutlak iğne delikleri. Bu illet ona ayak havlusu gibi hissettirirdi. Kenarları özenerek süslenmiş fakat yere serilmeye mahkûm kirli bir ayak havlusu. Mutluluk her seferinde yavaşça gelir, işler ve yerlere sererdi Miskini.

Sağ kolu doğuştan engelli bir belediye işçisiydi Miskin. İsmi de buradan gelirdi; gelişmemiş koluna yetiştirilmemiş insanlar tarafından takılmış bir lakaptı. Gerçek adını kendisinden başka kimse bilmezdi. Her gece sol kolunun üzerine yatar ve kalbini ezerdi. Bazı günler ölüden sayardı kendini. Yemez, içmez öylece beklerdi. Bir şeylerin değişmeyeceğinden emin olurduama yine de inanmaktan vazgeçmezdi. Sabahları ağzında aynı cesedin tadıyla uyanır, aynayı icat edenlere küfrederdi. Benliğine yenik düşerdi. Düşünürdü, aynalar olmasaydı eğer insan her gün biraz daha çürüyen bedenini nasıl çerçeveleyebilirdi? Ayna karşısında gördüğü surette midesi bulanan insanlar, fotoğraf makinelerine nasıl sığınırdı? O an en masum yalan gibi gelirdi makinelere karşı oluşturulmuş gülümseme zorunluluğu. Büyük bir çaresizliğin üzerine örtü olurdu. 

Yağmurlu bir İstanbul sabahının çok erken vaktinde Gedik Paşa’daki evinden işe gitmek üzere yola düştü Miskin. Balipaşa Yokuşu’nu tırmanırken şehrin kargaşası yavaş yavaş başlamıştı. İnsanlar hızla geçiyordu yanından Kadırga’nın ucuz otellerine doğru. Miskin’in tek bir derdi vardı; geçirilmesi gereken bir günün daha masrafını çıkarmak. Atölye önlerine koli yüklenmek için dizilen hamallar gibi. Herkesin yükü ağır, çoğununki sırtında kambur.

Dünya fırsatların eşitsizliğinde değil de, çıkarların bencilliğinde kademelere ayrılmış dik bir yokuştur onun gözünde. Tırmandıkça ışık saçılır sokağa, Beyazıt Meydanı’na varıldığında insanlık biraz daha yeniler kendini. Miskin yüzlerce şey düşünür attığı her adımda. Düşünce yükü tüm kanını çeker ve göğsünde biriktirir. Oraya baskı uygular, yığılıp kalmak ister ama yine de bırakmaz kendisini.  Düşünür; o an gökyüzünden kocaman bir ayak inse üzerine ve olduğu yerde kaybolabilse de bir gün ölümden sonrasını da düşünmek zorunda kalmasa. Cenazesi yük olmasa ne toprağa, ne de bir başkasına. Üzerine yatmaktan köreltmiştir kalbini. Korkmaz ölümden, ruhundaki eziyetten korkar. Teninde hissedemediği parmak izlerinden korkar. Bir kalpte acının üzerine adını vermekten korkar Miskin. Sıfır noktasına taşır kendisini. Dünyanın merkezine, Milyon Taşı’na gelir etrafı temizlemek için.

Milyon Taşı, sıfır noktası. Gün içerisinde yerli ve yabancı turistlerle dolu Sultanahmet Meydanı’nın bir kenarına itilmiş. Hikâyesi bile varmış. Efsaneye göre taşın ötesine kimse geçemez, dener ise ölüm meleği tarafından cezalandırılırmış. Belki de bu yüzden dışlanıp kenarda bırakılmıştır. Efsaneler kandırılmaya meyilli cahil işi, hor görüleni yok saymak ise gücü bulan ilk ağızın kurallarından sadece bir tanesi. Dünya hali bir efsaneyi daha küstürmüş tarihe. Bir istila ve bir fetih görmüş Milyon Taşı, ayakta kaldıkça da küçük düşmüş şehrin ortasında. Eşyadan farkı kalmamış Miskin gibi. Zaten hiçkimse de yoktu meydanda ikisinden başka.

Ama yine de umutluydu Miskin. Dünyanın bir gün adaletli bir yer olacağına inanıyordu. İnsanların eşit, kişiliklerin reşit olacağı zamanda ölenin göremeyeceğini, kalanın da çıkarlarından vazgeçeceğini biliyordu. 

Kıyametin o gün kopacak olması ne büyük bir yazık!

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up