menu Menü
Havayazı
Başını eğiyor sonra Hasan. Kendinden hep başkasıymış gibi söz ediyordu önceleri. Başka biriymiş gibi. Hasan içi Hasan oysa. Neden anlattın bunları Hasan? Durup dineliyor. Kendine hatırlattığı ağırlık suratını üç kere deviriyor. Düşük bir çocuk gibi. Hamile kadınlara bakanlar cemiyeti kurulsa diyor. İçinden. Seslense de duyulmayacak. Ağır bir şey havada. Yazılı. Sol işaret parmağını emiyor Hasan. Eski bir ilişkiden kaçmış. Öyle söylüyor. Bahsettiği her şeyi kendinden ayrı gibi anlatıyordu. Güleceğiz diye geldik bir araya. Hüzün sardı dört yanımızı. Garip. Böyle diyor Hasan. Diyecek nice şey varken, böyle diyor.
Usame Yördem Edebiyat, Öykü
keten bir mendile sarılmış o çok derin gölge ve barınamayanlar Geri Milyon Taşı İleri

Katran bir ses düştü. Yüzün eskimesi o zaman anlaşıldı. İşte her şey. Kara bir hevese dönüşüyor. Yavaşça. Derin bir nefes alıyor Hasan. Öyle anlatıyor anlatacağını. Kafalar, hayatlar kadar iyi değil nedense. Üstlerinde gergin bir sessizlik. İçeride boğuk bir şey göneniyor. Koyu bir bulut. Dolanıyor işte. 

Söze Hasan başlıyor. “Ne garipti o gün,” diyerek. Anlamsız bir giriş cümlesi olduğunun farkında herkes. İç içe geçen şeyler nelerdir? Düşünülüyor. Birtakım susmalar, şimdi pek işe yarar. Bir müddet sonra zihinlerde benzer şeyler beliriyor. Bir gün yani. Ama içi başka. Farklı günler yani. İç içe geçen şeyler evet, kalpler ve insansı şeyler; sözgelimi ölü toprak.

Devam ediyor Hasan, öksürerek. Anlatımı güçleştiren öğeleri geride bırakmaya özen gösteriyor. Parmak uçlarında yürür gibi çıkıyor sesi. Tedirgin, bir ev yapacakmış gibi. Serin sözcükler arıyor. Buluyor. Devam ediyor. 

“İki çay parası. O zamanlar beş lira. Cepte de beş lira var. İki çay istedik işte. Sonra oturulunca çaylardan birini devirdi bu.” Bu derken Süheyla’dan bahsediyor diye kimseler sormuyor o zamirin orada ne işi olduğunu ya, sürdürüyor cümleleri Hasan. “Düştü bardak işte, düşürdü bu avel. Döküldü çay. Cepte para yok. Yeni çay istedik ama. Lavabo bahanesiyle kalktım o sıra. Lavabodan çocukları aradım. Adanalı vardı o dönem, sınıftan. O geldi bir koşu. Kredi kartını getirdi. Derin bir nefes alarak aldım. İyi ki, dedim ona o gün işte. Gitti Adanalı. Lavabodan döndüm ben de.” 

Duruyor burada. Uzunca bir nefes alıyor. Kaç yıllıktı bu hadise? Belirgin bir im, yapıştı suratına. Her şeyden el çekmek istedi. Bir anda akislendi içi. Hayatın akıntısına bir burun, şimdi el ele. Tutuşup bir gerçekle. Yüz göz. Derinleşiyordu işte. Adanalı deyince yüz ölçümüne değen bir incelik karşılıyordu suratını. Anlatacak şeyleri olanların suskunluğu sarıyordu ya onu, tuhafsadı. Havada kasvete benzeyen bir atmosfer. Delik bir ozon, şimdi yamalansa diye geçiriliyor. İçleri korkulu. Bu kadar yoğun işte. Duygulanım başlıyor ya. Gülüşmeler, yerlerini terk ediyor. Yerlerine üzüntüler geçiyor. İç çekmeler de cabası. Ap-ağır bir şey. Kasıntı gibi. Çukurova’da yalnız kalmasını diledi Adanalının. Artık görüşmüyorlardı çünkü. Saçlarını taradı elleriyle Hasan, uzak bir nokta seçti gözleri. Takıldı oraya.

Kaldığı yerden devam edecek ya Hasan, parmağıyla çiziyor havaya bir şey. Yazar gibi. Yavaş. Zaman duruyor ya hani. İşte ondan. Sol işaret parmağı. Rüzgâra karşı. Göğe erişmek ister gibi. Kendi göğünü görebilmeyi geçiriyor bir an aklından. Yavaşça. 

Devam ediyor sonra.

“Kalkmaya yakın. Beraber gittik kasaya. Ben ödeyebilirim, diyen bir ses Süheyla’dan. İçim kemirik. İçim ipince. Öylesine sorulmuş bir soru olduğu o kadar belli ki. Olur mu ya öyle şey, diyen bir köylü çocuğu tedirginliği sardı beni. Bastırıyor içten içe. Karttan alın, diyorum. Kartı uzatıyorum. Kasada sarışın, gözlüklü. Kartı okutuyor. Şifreniz lütfen diyor, pos cihazını uzatarak. Sesi ipince. Buyurun, diyor. N harfine bastırıyor. Dilinde emanet gibi. Garip. Geniş bir gülümseme yüzümde, kavisli dudaklarımla mırıldanarak giriyorum şifreyi.” 

Duruyor tekrar Hasan. Devinime dönüşüyor duruşu. Aynılık. Tekdüze. Sıradan. Rutine benzer bir şeye dönüşüyor. Yalapşap bir tükürük uçuşuyor havada. Bir rüzgâr esintisi. Bir kuş cızırtısı dolanıyor içe. Uyumsuz bir renkle iç içe duran salon kederi pay ediliyor hepimize. Anlatıcıya ve dinleyicilere. Ötekilere yani. Üleşilmiş bir yazgı gibi. Ağız kenarında. Yalpa. Şimdi kavislenen dudaklarıyla çiziyor havayı. Aynı parmakla. Sol işaret. 

Devam ediyor ya bir anda iç çekerek. 

“Şifreyi giriyorum. Bekliyorum o sıra. Dönerek yanımdakine gülümsüyorum da. Kaskatıyız. Sonraaa. Sessizlik. Gergin bekleyiş. Kasadaki kızın yüzü düşüyor. Yerdeki yüzüne bakıyorum kasiyerin. Kafayı kaldırıyorum sonra. Hata verdi diyor kibar bir küfür eder gibi. Bakiye yetersiz uyarısı diyor peşi sıra. Yüzler eskiyor haliyle. Geriliyor da. Utanıyor köylülüğüm. Adanalının yüzü parçalanıyor gözlerimin önünde.” 

Başını eğiyor sonra Hasan. Kendinden hep başkasıymış gibi söz ediyordu önceleri. Başka biriymiş gibi. Hasan içi Hasan oysa. Neden anlattın bunları Hasan? Durup dineliyor. Kendine hatırlattığı ağırlık suratını üç kere deviriyor. Düşük bir çocuk gibi. Hamile kadınlara bakanlar cemiyeti kurulsa diyor. İçinden. Seslense de duyulmayacak. Ağır bir şey havada. Yazılı. Sol işaret parmağını emiyor Hasan. Eski bir ilişkiden kaçmış. Öyle söylüyor. Bahsettiği her şeyi kendinden ayrı gibi anlatıyordu. Güleceğiz diye geldik bir araya. Hüzün sardı dört yanımızı. Garip. Böyle diyor Hasan. Diyecek nice şey varken, böyle diyor.

Sonra bir sessizliği bölüşüyoruz aramızda, dudaklarımızı kapayıp sıkıca.

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up