menu Menü
Doğuş Benli: Bir şekilde bana dokunan hikayeler kurgularımı da etkiliyor.
Öyküler anlattığı hikâyenin dışında farklı okumalara müsaade etmiyorsa ona öykü değil de hikâye dememiz daha doğru olur. Öykülerimde anlattığım hikâyenin yanında aslında illa ki başka bir şeyi daha anlatmayı hedefliyorum.
Hatice Tosun Edebiyat, Söyleşi
Adım Rojda Geri Pınar Özdemir: Üretmek bu zor hayatta insanı ayakta tutan yegâne şey. İleri

Bugüne kadar birçok dergide ve platformda öyküleri yayınlanan, sevgili Doğuş Benli’nin ilk öykü kitabı Mutluluğumuza, geçtiğimiz günlerde Notoskitap aracılığı ile bizlerle buluşmuştu. Biz de bu güzel söyleşi vesilesi ile ilk kitabın heyecanını sizlerle paylaşmak istedik.

Hatice Tosun: Dört yanımız hikâyelerle çevrili. Hayatımız boyunca onlarcasına şahit oluyoruz. Ve öykülerimizi de elimizde kalanlarla kurguluyoruz. Mutluluğumuza bu açıdan okuru doyuran bir kitap. Öykülerinin hayatımızın içinden geçişini hissedebiliyoruz.

Bu noktada sen, öykücülüğünde nasıl bir hikâye birikiminden yararlandığını düşünüyorsun?

Doğuş Benli: İçinden, yanından yöresinden geçtiğim, bir şekilde bana dokunan hikayeler kurgularımı da etkiliyor elbette. Bilgisayar başına çoğu kez bu tarz hikayelerin bende bıraktığı yoğun bir duygu sayesinde oturabiliyorum. Yazmaya niyetlendiğimden beri hikayeleri yakalamak için daha bir merakla bakıyorum etrafıma. Otobüste, metroda, sokakta insanları daha dikkatli izliyorum, bir kafede yan masada neler konuşulduğuna kulak kabartığım da oluyor. Ancak başı sonu olan bütünlüklü şeyler çıkmıyor bunlardan. Çoğu zaman herhangi bir öyküye girip girmeyeceğini bilmediğim kısa notlar olarak defterimde kalıyor. Dolayısıyla sadece etrafımdaki hikayelerle sınırlı kalsam ortaya pek de ilginç bir şey çıkaramazdım sanıyorum. Bu nedenle öyküleri kurgularken yaşadıklarımdan elimde kalanların yanısıra elimde olmayanların boşluklarını doldurmak için de uğraşıyorum. Bu her yazar için benzerdir diye düşünüyorum. Yazarların yazdıklarındaki kadar ilginç hayatları olsa yazmaya zaman bulamazlardı ya da uğraşmazlardı belki de. Boşluğun doldurulma şekli yazarın kişisel geçmişine, hayat görüşlerine, inanışlarına, yaşadığı döneme, ülkeye ama en çok da okuduklarına göre değişiyor. Benim için de bu geçerli. Okuduklarım öykülerime ilham veren en önemli kaynaklarım.

Ursula Leguin, Zihinde Bir Dalga kitabında yazarın eserine nelerin kaynaklık ettiği sorusuna cevap ararken, “Bir şeylerden çıkmayan hiçbir şey yoktur.  Kurmaca yazarlarının fikirleri de bir yerlerden gelir,” der. Sonra da şair Gary Synder’in yazar için kullandığı kompost imgesini örnek verir: Biraz uzunca bir metin ama yer sıkıtımız olmadığından sevdiğim bu paragrafı paylaşmak istiyorum. Gary Synder şöyle diyor: Yazarın içine bir şeyler girer, çok fazla şey, bir deftere alınmış notlar değil hergün görüp işitilmiş, hissedilmiş her şey, bir dolu çöp, atık, kurumuş yapraklar, patates cücükleri, enginar sapları, ormanlar, sokaklar, varoşlardaki odalar, dağ sırtları, sesler, çığlıklar, rüyalar, fısıltılar, kokular, darbeler, gözler, yürüme tarzları, jestler, bir elin dokunuşu, geceleyin bir ıslık, bir çocuk odasının duvarında ışığın kırılışı, atık sular içinde bir yüzgeç. Bütün şeyler yazarın şahsi kompost variline girip orada tekrar tekrar birbirine karışarak değişir; rengi koyulur, malçlaşır, bereketlenir, toprak olur. İçine tohum düşünce toprak da onu kendi bünyesine giren zenginlikle besler ve bir şeyler büyür. Ama bir enginar sapı, patates cücüğü veya bir jest değildir bu büyüyen. Yeni bir şeydir, yeni bir bütün. Yapılmış bir şey. 

Bir yazar olarak komposta benzetilmek; kokusunu, görünümünü düşününce kulağa pek sevimli gelmese de doğru bir analoji olduğunu düşünüyorum. Ortaya çıkanın nitelikli bir edebiyat metni olabilmesi için kompostu zenginleştiren en önemli maddenin kitaplar olduğunu da ben ilave edeyim. Hatta o “yapılmış şey” in genetiğine bakılması durumunda en çok kalıtsal özelliğinin, kereviz sapından ziyade yazarın sevdiği kitapların DNAsından geldiğinden de hiç kuşkum yok. 

Özetle, kitaplar en çok kitaplardan doğuyor, etrafımızda olup bitenler ve kişisel geçmişimizse bunların bizdeki etkilerini değiştirerek kendi hikaye dilimizi oluşturabilmemize yarıyor. 

H.T. : Dosya hazırlama sürecinden biraz bahseder misin? Bu sürecin yazarlığına katkılarını nasıl özetlersin?

D. B.: Bunu birkaç yerde dile getirmiştim tekrar olacak belki ama benim için önemli olduğundan yine söyleyeceğim. Mutluluğumuza’daki Yasemin öyküsünü yazmamla birlikte, en azından o dosya için nasıl yazmak istediğimi anladım, diyebilirim. Daha önce dağınık şekilde bağlamı olmayan öyküler yazıyordum. Yasemin öyküsü ve sonrasında yine ilişkiler üzerine peşi sıra yazdığım öyküler nihayetinde konu bütünlüğü yaratan bir dosyaya dönüştü. Dosyanın hacim kazanmasıyla, tüm öyküleri defalarca okuyup kimi yerlerini silip yeniden yazdığım kimi öykülerden ya da paragraflardan vazgeçtiğim titiz bir süreç daha yaşadım. Bu süreçte öyküleri yazarken kullandığınız kelimelerin dosyada sürekli tekrar etmemesi gibi yazarken göremeyeceğiniz ancak bütünsel baktığınızda fark edeceğiniz sorunlar için de farkındalığım arttı. Örneğin “kocaman bir kahkaha attı” ifadesini her öyküde gülen karakter için kullansaydım muhtemelen okuyucu da kocaman ve kötü bir kahkaha atıp yazara bak, hep aynı şeyleri yazmış, diyecekti. Yine kitabın temposunun düşmemesi için öykü sıralamasını yaparken anlatıcının farklılaşmasına, benzer konuların peşi sıra gelmemesine dikkat ettim. Dosya oluşturma süreci titiz çalışma ve bütünü görme anlamında bana epey katkı sağladı.

H. T. : Mutluluğumuza’yı oluşturan öykülere geçersek; dosyanı özetleyen bir tema var mıydı zihninde?

D. B.: “Modern” dediğimiz hayatın bizi; işimize, doğaya, ilişkilerimize ve kendimize yabancılaştırmasını merkeze alan öyküler yazmaya çalıştım. Bu temayı daha çok kadın erkek ilişkilerindeki yansımaları bağlamında ele aldım. Notos’un editörü Dilek Emir’in kitabın arka kapağında belirttiği gibi gözü karanlığa alışmış yorgun karakterlerin hikayeleri çıktı ortaya. Ancak kitapta yer alan karakterlerin verileni olduğu gibi kabul ettikleri düşünülmesin lütfen. Karakterler, zamanı geldiğinde eyleme geçme potansiyelini içlerinde taşıyorlar. Bu bakımdan içinde umut olan hikayeler diyebilirim. Bir de “kadın erkek ilişkileri mi, çok klişe,” diyenler olabilir, öyle olmaması için elimden geleni yaptım. Okumadan yorum yapılmasın, üzülürüm.

H. T. : Mutluluğumuza’ya, Çok Rüzgârlı öykünle başlıyoruz. “Karım son zamanlarda değişti ve ölmemiş gibi davranmaya başladı.” girişi ilerleyen sayfalar için bizi heyecanlandırıyor.

Devam ettikçe; Ayva Ağacı, Fark Etmez İnsanı, Ellerinde Muhtemelen Bir Sorun Olmayacak, Örnek Daire, Akvaryum, Yasemin, İyi ki Doğdum isimli öykülerinde ise dilin, karakter seçimlerin, kurgu anlayışın, beslendiğin kaynaklar güçlü bir biçimde ortaya çıkıyor.

Sırasıyla üzerine konuşmaya başlarsak; öykü dilini nasıl oluşturdun? Yalın olma gayretin her öyküde hissediliyor. Ancak öyle kısımlar da var ki o yalınlığın içinde bazı katmanları da yakalıyoruz. Bu ince işçilik dil becerisi açısından sana neler kazandırdı?

D. B.: Çok Rüzgarlı öyküsünü biraz da bu nedenle, yani ilk cümlesini sevdiğimden ilk sıraya koymuştum. Böyle bir yorum aldığıma sevindim. Dediğin gibi, öykü dilimin mümkün olduğunca sade olmasına çalıştım. Altı çizilecek bir cümle olmasın diye özellikle uğraştım. Aslında okuyucunun karşısına henüz rüştünü ispat etmemiş bir yazar olarak, yalın bir dille çıkmanın riskli olduğu söylenebilir. Hatta biraz da çekiniyordum açıkçası ama şimdiye kadar gelen dönütler tercihimin doğru olduğunu gösteriyor.

Elbette bazı kitaplarda benim de okurken duraksadığım, altını çizip evin içinde bir beş dakika dolanmama ya da balkona çıkıp temiz hava almama neden olan çok güzel cümleler oluyor ve bunu çok seviyorum. Hatta tüm kitabı bazen bu tarz cümleler bulmak için okuduğum da oluyor. Örneğin Barış Bıçakçı’yı çoğu kez güzel bir cümle için okuyorum. Ama sade bir dille yazılmış buna rağmen bütün olarak nefes kesen kitaplardaki güzelliği daha çok seviyorum. Mutluluğumuza’da okumayı sevdiğim tarzda öyküler yazmaya çalıştım. Bu nedenle de dil tercihim sadelikten yana oldu.

Sorunun diğer kısmı için kendi anlayışıma göre öykü ve hikâye arasındaki farktan bahsetmek istiyorum. Öyküler anlattığı hikâyenin dışında farklı okumalara müsaade etmiyorsa ona öykü değil de hikâye dememiz daha doğru olur. Öykülerimde anlattığım hikâyenin yanında aslında illa ki başka bir şeyi daha anlatmayı hedefliyorum. Örneğin Zaten Tecrübesizöyküsünde bakıcıyı dikizleyen anne baba hikâyesi anlatılır ancak asıl mesele anne babanın bu durumu aralarında hiç konuşmamalarıdır. Samimi olmayan belli kalıplar içinde sıkışmış bir ilişkidir söz konusu olan. Ya da Yasemin öyküsünde Nejat’ın bir günü anlatılır ama kentleşmenin pek çok yönden hayatımıza etkilerini de görürüz. Öyküyü bu şekilde ele almam sanırım o katmanlı yapı hissiyatının okura da geçmesine neden oluyor.

H. T. : Öykülerinde dilinin de desteği ile hatları belli, sürprizsiz karakterler yaratmışsın. Ancak bu ana karakterleri okurun zihninde şekillendiren çoğunlukla yan karakterler oluyor. Biz onların gözünden, verdikleri detaylardan ana karaktere ulaşıyoruz. Bunu da neredeyse tüm öykülerinde gözlemliyoruz.

Peki, öykü karakterlerini seçme ya da yaratma sürecin nasıl şekilleniyor?

D.B.: Öykü yazmaya yeni başladığım dönemde karakterlerin kafasının içinde çok fazla kalıyordum. Onları hareket ettirmiyor ya da ne düşündüklerini söylemelerine izin vermiyordum. Kafasının içinde yaşayan karakterler yerine artık çevresiyle etkileşim halindeki karakterleri yazıyorum. İç sesle ne düşündüğünü açıklamak yerine öyle düşünmüş olabileceğini bir diyalogla vermeyi tercih ediyorum. Sanırım bu tercihimin bir sonucu olarak ana karakterin çevresiyle kurduğu iletişim sayesinde yan karakterlerin gözünden ana karakter hakkında epey şey öğrenebiliyoruz.

Karakterleri seçip öyküyü onlar üzerine kurmuyorum. Her öykü nasıl bir karaktere ihtiyaç duyuyorsa kendisi onları beraberinde getiriyor. Bu nedenle dediğin gibi sürprizsiz olduklarını söyleyebiliriz sanırım.

H. T.: Kurguların gerçek yaşamla çok parallel hatta kimi yerde  birebir yaşanmış hissi bile uyandırıyor. Örneğin; Ondan öykünde lastikten kurtulan saçların zaferine eşlik ederken, İyi ki Doğdum öyküne geldiğimizde pastanın çöpü boylaması hepimiz için haklı bir tavra dönüşüyor.

Bir öyküyü kurgularken izlediğin yol nedir?

D. B.:  Söylediklerinin bir kısmını ilk soruyla birlikte yanıtladığımı düşünüyorum. Belki birkaç şey ilave edebilirim. Reyhan Tutumlu’nun Yaşamasız Yazabilmek kitabında Vusat O. Bener’in yazdıklarının ne kadarının kurgu ne kadarının gerçek olduğunun edebiyat camiasında hep tartışılageldiği yazar. Hatta yazdıklarının anı mı, roman mı, öykü mü yoksa deneme mi olduğu üzerine bile fikir birliği olmadığından bahseder. Genel kanı, yaşadıklarını yaşamamış olsa öyle yazmayacağıdır ancak örneğin bir öyküsü için Semih Gümüş “otobiyografi öykü biçiminde önümüzden akmaktadır- yazarını dışa vurur gibi görünmesine karşın, otobiyografi biçiminde değil,” der. Benim de yazdığım metinlerde yaşadıklarımdan izler bulunmaması mümkün değil. Hatta bazı detayların, ünlü yönetmenlerin filmlerinin bazı sahnelerinde görünüp kaybolması gibi, özellikle olmasını tercih ettim. Örneğin, çocukken Bolu’da köy evimizin bahçesindeki ayva ağacı, üzerindeki meyvelerin ağırlığını taşıyamayıp kökünden devrilmişti. Bunu Ayva Ağacı öyküsünde kullanmak istedim. Ayva Ağacı metaforu ile babayı eşleştirmem güzel bir fikir gibi geldi, hem de benden bir parça olsun istedim. Bunun dışında öykünün tamamı kurgu tabii ki. Yani babam (Allah uzun ömür versin) hayatta ve annem de onun ilk karısı. Kurgu ile gerçeği kaynaştırabilmişim demek, bu şekilde güzel bir yorum aldım. Ondan öyküsünde de kadın karakter için üstelik bir kadından gerçekçi olduğuna dair yorum almak gururlandırdı, teşekkür ederim.

H. T. : Öykülerinde varoluş problemlerini ve ilişkilere dair çıkmazları konu ettiğini görüyoruz. Özellikle seçtiğini düşündüğüm bu hususun, başlangıç noktası insan olan öykü türü için vazgeçilmez bir ham madde olduğunu düşünüyor musun?

D. B.: “Modern” hayatla birlikte topraktan uzaklaştık. İşimize, ilişkilerimize, kendimize yabancılaştık. Tersine inandırılmış olsak da neredeyse hiçbir seçimimizde özgür olmadığımız (kapitalizmin bize uygun gördüğü grubun normlarına göre hareket ettiğimiz) bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemde kendimiz olarak var olmak belki de en temel problemimiz. Kendi olmakla sürüden ayrı düşmek arasındaki çatışma ilişkilerimizi şekillendiren en önemli dinamik. Seçimlerimizde özgür olduğumuza kendimizi inandırmak için yaşadığımız içsel çatışmaların, konusu insan olan öykülerde yer bulmaması mümkün mü.  Daha pek çok şey sayılabilir elbet ama evet, başlangıç noktası insan olan öyküler için bu ham madde bence olmazsa olmaz.

H. T. : Son olarak; Mutluluğumuza’nın ilk öykü kitabın olarak öykücülüğüne dair bilmemiz gereken her şeyi önümüze serdiğini söyleyebilir miyiz? Doğuş Benli, yorgun karakterlerinin öykülerine hak ettikleri kadehi kaldırabildi mi?

D. B.: Yeni şeyler denemeyi seviyorum. Bu nedenle farklı yazamayacaksam zaten yazmaya kendimi motive edemem. Denemeye ve üretmeye devam ettikçe daha farklı karakterlerin öykülerine kaldırılacak pek çok kadeh var.   

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up