menu Menü
İçi Dolu Su Kuyusu
Dolapta kalmış bir parça beyaz peynirin küflerini izledi uzun uzun. Bir buzağı ile başlayan serüvenin hastane koridorlarında gezinmesini düşündü ve küçük parçaları kemirmeye başladı, değişsin istedi ağzının tadı.
Yusuf Uzun Edebiyat, Öykü
Ortasından Seyrekleşen Hayat Geri Mermeray İleri

Gölgesi ardına saklanmak isterken güneşin hükmünü yitirdiği bir günde, midesinde sancıyla salonun ortasına uyandı Cahit. Açlıkla terbiye edilen özü bulma çabası kıvranıyordu damarlarında. Kaderi sarmalayan keder her geçen gün onu biraz daha zorlasa da, direncine düşen çığın altında güç bela kullanabildiği elleri onu yeniden doğrultuyordu. Geceleri düştüğü boşlukta üzerine dokuz tahta diziliyor ve yine de sessizce nefes almaya devam ediyordu rutubet kaplanmış hayatına.

Güç bela mutfağa attı kendisini. Dolapta kalmış bir parça beyaz peynirin küflerini izledi uzun uzun. Bir buzağı ile başlayan serüvenin hastane koridorlarında gezinmesini düşündü ve küçük parçaları kemirmeye başladı, değişsin istedi ağzının tadı. Çok fazla bir şey yiyemiyordu zaten uzun zamandır. Karın tokluğunun vereceği ağırlıktan korkardı. Şişkin midelerde hep fazladan bir parçanın isteği, kaynayan taşın suyunu çocuğuna çorba diye içiren bir annenin ahı olur yıkılırdı üzerine. Eski zamanlar yoktu artık, ne komşuluklar ne de bir kazana karışan açlıklar. Şimdiki zamanda her tokluk gözlere çekilmiş perde ile birlikte insana uyku hali veriyor ve ağırlık çöküyor toplumun üzerine. Fakat insan bunu da normalleştiriyor ve kurtarıyor kendisini. Ne için yaşıyor, ne şekilde ölüyoruz önem taşımıyor. 

Kimse bilmezdi Cahit’in içini. Sorgulanmayan fakat yine de elini üzerinden çekmeyen bir hegemonyada meczup adı verilmişti Cahit’e. Karar verebilme özgürlüğü elinden alınmış ve tek sahibi olduğu düşüncelerine hapsedilmişti yakın çevresi tarafından. Sokağa çıkması yasaktı mesela. Bunca yük altına girmiş bir beyin pimi çekilmiş bir bomba gibi korkuturdu insanları. Yıllarca düşündükçe var olduğuna inanırken Cahit, varlığında yok oluşuna teslim etti kendisini. Kimi zaman ölmek isterdi; inanç sorgusunda kaybolur ve oturup beklerdi. Sevgiden yoksun pek çok kişi gibi. Elinde güç yetiremez ve yalnızlığındaki durağanlığı hissederdi. Sonu toprağa varacak yürüyüşte hücrelerine hapsolur ve sadece kalbini temiz tutmaya çalışırdı. Atabileceği başka bir adımı kalmamıştı çünkü.

Kendisini zorlardı ara sıra; akıl sağlığının yerinde, hayatın iyi olan tüm niyetlerin uzağında olduğunu kanıtlamaya çabalardı. Böyle zamanlarda düşünceler birbirine karışır ve iki ucu lekeli bir değneğin tam ortasında boyunlarında birer ilmek ile asılı kalırlardı. İnsanları korkutur ve kendisinden uzaklaştırırdı. Cahit ne zaman çabalasa her yer buz keserdi. Oysaki soğuk olan sadece ölümdü ve en sıcak yaz gününde bile üşütebilmeliydi vicdanları. Acı, kulak arkası edilemez bir toprak bütünüydü. Bölünemez, parçalanamazdı.

Her yer kan revan olur, duvarlardan süzülür ve sanrılar otururdu bazen Cahit’in yanına. Anlatmaya devam ederdi. Düşündükçe basitleşmiyor yaşamak, yalnız oldukça zararsızlaştığını sanıyor insanlar. Karşı penceredeki yalnızlıkta bir çiçeğin solmaya başladığını gördü. İnsan doğanın karşısına geçiyor ve öylece bakıyordu. Zarar vermeye devam ediyor,bazen fark ediyor ve edemediği zamanlar da oluyor. Fakat her seferinde kendi acısından bir pay çıkarıyor ve bunu doğanın üzerine bırakıyor. Pencereler değişiyor fakat bu pay herkeste, her yerde aynı adı taşıyor; acı. Kendi payına düşenden biliyordu Cahit.

Tarifi olan bir acı gibi geliyordu onunkisi; mesela beynini dört kemik arasına sıkıştırıp patlatmak gibi, ya da kalbini söküp parmak uçlarında çevirmek gibi. İnsanlar daha fazla korkutabilecek bir acıya mahkûm ediliyordu yine onlar tarafından. Sesi bir kulağa temas etmedikçe her geçen gün biraz daha yenik düşürdü benliğini. Ölüme değil de böyle bir hayata meydan okuyordu aç karnına geçirdiği her gün. 

Aylar öncesine ait gazetede bir haberi okurken ölüme teslim etti kendisini. Polis bir su kuyusunda can çekişerek ölmüş, her çırpınışta tırnaklarının arasına yosun karışmış, en yakınlarının bile duymadığı feryatta kaybolup sönmüş otuzlu yaşlarında bir adamın cesedini buluyor. İnsanlar birkaç gün içerisinde bunu normalleştiriyor ve hayatına devam ediyor. Tam da bu normalleşebilmenin bir insanın ölümünden daha acı verici bir gerçek olduğunu düşünürken ruhunu teslim ediyor Cahit. Yere yıkılışı yine kimsenin duymadığı anlık bir ses oluyor sadece.

Dünya bir kişi daha eksiliyor ve hayat yine kaldığı yerden devam ediyor.

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up