menu Menü
Ortasından Seyrekleşen Hayat
Belleğim, elimden tutuyor şimdi, fısıldıyor usulca karşımdaymış gibi Süha: her şeye inanıyorum sen olduğunda ve inanmıyorum nasıl olmazsın burada!
Usame Yördem Edebiyat, Öykü
Referans Geri İçi Dolu Su Kuyusu İleri

 “Bir intihar olayı okuyunca, insana buz gibi ter döktüren şey, pencerenin demirlerinde asılı duran narin ceset değil, intihardan hemen önce o kalpte olup biten şeydir.” 

Simone de Beauvoir

Laf olsun diye iyiyim. Biliyorum. Saatlerdir bekliyorum. Süha gelecek de çıkıp işleri halledeceğiz sanıyorum halen, aptal gibi. Anneme kalsa çoktan tekmeyi koyup da yollamak lazımdı şu herifi ya, yapamıyorum. Esasında, benim içimde bir tarafım var, Süha deyince canlanan, Süha deyince filizlenen. Ola ki ondan, git diyemiyorum, gelme diyemiyorum, bitsin diyemiyorum. Ve diyemesem de bir şekilde bitecek ama biliyorum. Belleğimden çıkarıp da önüme serdiğim bütün ilişkilerde de böyle olmamış mıydı? Mahmut’ta, Necati’de, Burhan’da, Selim’de, Muharrem’de, Muhittin’de, Sabri’de, Tevfik’te ve diğerlerinde. 

Esasından bir sirkülasyon gibi hayat. Göz önümde. Her gün yeni ilişkiler. Eski ilişkiler. Toparlamalar. Bodoslamalar. Uçurumlar. Şarampoller. Keskin virajlar falan. Sürüyor bir şekilde. Tüm bunlar, belleğin içinde yer ediniyor. Düşününce ölmek hastalığı da bu ya, bir bakıma. Depolama uyarısı verse de sıkıştırıp durduğumuz önemsiz kişiler, önemsiz nesneler, belleğimizin içinde. İçerisi fena. Ötesi nedensiz bir savrulma. Oradan oraya. Üst üste. Yan yana. Peş peşe. Bir anlamın peşinden gideceğini sanmanın duygusu. Ağırsak. 

Aslında bakmayın bu kadar isim saydığıma, hepsiyle ciddi değildik ya, sayasım tuttu, sayıverdim. Yoksa düşününce birçoğuyla başka bir ilişkimiz olmuştu; sözgelimi arkadaşlık, günü kurtarmalık, bir iki selamlık filan hani. Oysa biliyordum, yaşadığımız ilişkiler bir gün nihayete erecekti ama yine de karşılaşacağımız yalnızlığı bölüşmek için muhtaç oluyordukbirbirimize. Bir sürdürülme hikâyesi gibi oluyordu bir müddet. İyi olacağını sanıyordu insan, iyi kalacağını. Yanıldığını anladığında bir kötürümlük sarsıyor işte. Sarıyor da. Bir boşluğun adını, kendi adıyla eş tutuyor oluyoruz hani. Farklı anlamla yenilmenin tadını, yıkanıp silmeye çalışıyoruz ağzımızdan. Köprülerin hep birleşirmiş gibi gülüşlerini yumruklayıp duruyoruz belleğimizde. Bu kadar mı diyoruzsonunda, tüm bunların sonunda bu kadar mı? Kabullenmek de bir sanat gibi geliyor ya bana, bu saydıklarımın çoğu,manyaktı ve kabul etmiyorlardı, onları artık istemediğimi. Kabullenemiyorlardı belki de. Hayatları boyunca isteyen taraf oldular diyedir belki, kim bilir.

Bellek demişken, kokunun da orada ayrı bir yeri var bence. Süha’nın kendine has bir kokusu mesela, burun köklerimde. Hep duyumsuyorum niyeyse. Ekşi, terli ve yabani bir bitkiyi andırıyor o koku. Bir hafızası oluyor. Nereden geçsem, nereye gitsem, o kokuyu bana hatırlatan bir şey oluyor. Hani hayatınkesi acısının yahut bir ölünün kendine özgü geride kalmışlığının, onun da bir kokusu oluyor. Yıllar geçse de ansıyor insan.

Ah Süha’m diyor içimden bir ses, git gide bir yerde yankılanan. Gelse de şimdi… Diye düşünürken ayak tıkırtıları… Belleğimin beni sıkıştırdığı bir andan beni sıyırtan bir ses: “abla,” diyor Bedri,” bulunduğum odaya koşarak gelip. “Süha, kendini asmış diyorlar.” 

Uzun bir susku dolanıyor odaya, bir şey demem gerektiğinin farkındayım ama bir şey diyemiyorum niyeyse. Ne deneceğini mi bilmiyorum yoksa aklıma bir şey mi gelmiyor, bilmiyorum. Sadece susuyorum. Güneş ışıkları, stor perdenin aralığından odaya giriyor. Yer yer küf ve nemden, artık kendi kesif kokusuna bürünen odayı, ofis olarak kullanıyordum şu sıralar. Parayı kırınca yeni bir yere geçecektik Süha’yla, öyle sözleşmiştik. Birlikte çalışacaktık hem. Göz önünde olunca kafa da rahat, insanın içi de rahat oluyordu. Böyle konuşmuştuk. Oysa şimdi… Tutulmayacak sözlerden mi saymalı bunu… Yoksa unutmalı mı, ne yapmalı? Elim ayağım boşaldı. Yokuş aşağı itilmiş bir bisikletin üstündeyim sanki. Ve ben… Bisiklet sürmeyi bilmiyorum.

Odada yalnızdım, içeride eskimekte olan eşyaları saymazsak. Şimdi Süha’nın haberi var. Yalnızlığım kurcalanıyor. Bir de Bedri. Gözleri üzerimde. Bir şey dememi bekler gözleri. Derin soluklarımı yatıştırıyorum şimdi, belleğimi sarsıyorum, Süha’ya dair anılar, göz önüme geliyor. Bedri, karşımda demin verdiği haberin bendeki tepkisini gözlemlercesine. Gözlerini imliyor üzerime. Kederin, göğüste yumuşatılamayacağı ve bir anda gırtlağı yumrukladığı anlardan birini yaşıyorum sanki kendi çapımda. 

Ölümün her şeyin arasına girmesine katlanamıyorum niyeyse. Belleğim, benim bütün algılarımın üstesinden geleceği bir şekle dönüşecekmiş fikri, çıldırtıcı çıplaklığıyla içimde yer ediniyor. Adımlarımın, benim değilmiş gibi atıldığı sabahlar, fenalaşıyorum. Göğsümde, hep aynı yerde çarpıp duran ama hep aynı anlamları taşımayan bir et parçasını taşımaktan gocunuyorum artık. Azımsadığım şey de bu belki de. Bungunluk. Çözümsüz çaresizlik. Ve içe yerleşip hep o içte kalacakmışçasına insanı dumur eden, insanı azar azar tüketen bir ses eşliğinde büyüyen tıkırtılar. Belki demenin iç tartaklaması. Annemi haklı çıkarmamak için yaşatıyorum halen zihnimdeki Süha’yı. Bir payı olmalı diyorum, yanılgınınbile bir payı.

Düşündükçe derinleşiyor yarık ve düşündükçe kanıyor insan. Kanıyorum… Düşünmekten sıyrılmayı birkaç dakikanın sonunda akıl ediyorum. Belleğimin açık kapısı, Süha’nın güler yüzünü bir fotoğraf gibi suratımın önüne getirip dursa da odaklanmamaya çalışarak, olayın ciddiyetsizliğini tekrar ediyorum içimde. Kabullenememekten olsa gerek, durmadan canlanıyor anılar, bir ölümü unutturmaya mı çalışıyor ne?Nefes alıyorum.

Geride kalan dakikaların sonunda ağzımdan çıkan cümle “kim diyor Bedri, kim diyor?” oluyor. Ayak parmak uçlarıma kadar hissettiğim ve vücuduma da yayılan telaşı gizlemeye çalışıyorum. Sanki herkesin üzülmeye, üstünde düşünmeye hakkı varmış da benim belleğim, bu işin içinde kalmalıymış gibi hissediyorum. Bir anı da kaçırsan, fena olmaz canım belleğim, diyorum. Biraz da zorlanıyorum işin aslı, kabul etmeyi, ölmüştür belki demeyi, yapmıştır öyle bir şey o deli oğlan diye es vermeyi beceremiyorum. Bir haberin inkârı, ilk anda belirirmiş, öyle okumuştum bir kitaptan ya, ansıyorumşimdi. Süha’yı, nefes almıyor ve ölüyormuş gibi düşünemiyorum. Öyle bir fotoğrafı olmuyor belleğimin kadrajında.

Beni alıp upuzun bir anının kollarına bırakan ve beni hep unutmak istediğim bir yerde unutan belleğim… Bir zaman makinesine dönüşen ve istemediğim bütün zamanları yeniden bana yaşatan belleğim… Kederin üstüme çıkıp tepindiği ve artık yalnızsın dediği sözleri bana ansıtıp duran belleğim… Beni alıyor ve bir başka anının altında eziyor. Bedri’yi yalnız bırakıp odada, upuzun bir yolculukta karşıma çıkan muallim, tebeşirli elleriyle yanağıma bir tokat vuruyor bu anıda. Toz bulutu eşzamanlı. Kümeleniyor. Havada dalgınlık. Bir anda dağılıyorum. Yassı suratım sımsıkı şimdi. Düşüne düşüne tükenegelmenin lakırdısına ayak uydurmak isteği. Dönence başlayacak vakitleri ansıyorum. Niyeyse… Babamın okul önlerinde belirdiği çarşambaları. Dışarıda gürültülü pankartları. Yıkılsın İsrail’li sloganları hani. İçim teşne bir ev sahibi. Buyurgan aynı zamanda. Ne desem sırtı dönük. Belleğimin bir kusuru: yaşantılamak. Tükene tükene tükenegelmenin lafzı işte. Eğreti bir hevesin elinden tutup de içimden içime doğru uzuyorum. Büzülü dudaklarım kıvrılıyor çizgilerinden. Kavisli suratımla el ele… Belleğime, burada ne işim var diye soracakken, Süha beliriyor bir anda zihnimde. Ağlar haldeyim ve okul önündeyim. Yanaşıp elini uzatıyor “ben Süha,” diyerek. Oradayım, belleğim orada, içim orada. 

Bir derinliği şimdi anlatıların, bellek savaşları hani. Hep üst üste. Okula düşmanlaşan birini topluma kazandırmak için özel dersler: beni yani, beni. Muallimin dilini öğrenemediğim bir tahsil hayatım, tepetaklak. Uğraşı, boşa. Tedirginimsi bir uzuv ölçüsü. İçimde büyüyen bir ağacın kolları, adı sarmaşık olsun bunca yaşamakın. Yedi yaşındayken herkes yedi yaşındaymış gibi geliyor. Benden ibaretmişçesine dünya. Belleğim, fısıldıyor bunu da bana. Süha orada hala. Beni mi bekliyor ne? Geliyorum diyemeden ve okula dönemeden bir daha, acaba bir hastalığı mı var bu kızın diye soran gözleri babamın. Süha orada. Belleğim orada. İçim orada. 

Bedri’nin “abla iyi misin?” diye soran sesi, belleğimden çekip çıkarıyor beni ve yaşadığımız ana getiriyor. Şimdiye. Şu ana. İyiyim ama Süha’sızım Bedri, diyorum içimden. Kafamı sallıyorum, sağa sola, aşağı yukarı. Telefonumu çıkarıyorum. Hafızamda yer edinen numarayı tuşluyorum. Bir süre bekliyorum. Arama sesini bekliyorum, işiteceğim sanıyorum. Çalmıyor. Hat düşmüyordur diye teselli ediyorum kendimi. Süha’yı bir şekilde sezon finaline götürmeli bu senaryoda diyorum. Anneme haklı çıkmasın istiyorum.

Tekrar arıyorum. 

Tüm olanların rastlantı sonucu olduğunu düşünmek istemiyorum. Bir karşılığının olduğunu beklemeden, bir manasının olduğunu istemeden, yalnızca oldu bittili bir senaryonun sonunu neden merak edeyim ki? Yalnızlığımın bendeki kudurtuculuğunu, acaba ile başlayan cümlelerimin gidiş yolunu, belleğimin sözcük seçimlerindeki savrukluğunu, bir şekilde alt etmek istiyorum. Ve bir de Süha olsun istiyorum. Gerekirse belleğimde ona biraz yer açayım, unutayım saydığım isimleri ama Süha olsun, istiyorum. 

Belleğimde şavkıma. Aradığınız numaraya ulaşılamıyor diyor telesekreter. İç savaşım bu kendimle. Aradığınız numaraya ulaşılamıyor diyor telesekreter. Biliyorum, yalnızlık duygusu, insanın yalnız kalmasın izin vermez. Aradığınız numaraya ulaşılamıyor diyor telesekreter. Ama ne yapılır böyle zamanlarda, bilmiyorum. Aradığınız numaraya ulaşılamıyor diyor telesekreter. Sahi, bir ölmek nasıl karşılanır?

Belleğim tutuşuyor. Gerçekten bu muydu istediğin, diye soruyorum anneme. Karşımdaymışçasına. Burada değil gibiyim daha çok, burada değil de daha başka bir yerde gibiyim. Orada oldukça, yani o başka yerde oldukça daha iyi olur sanıyorum. Bir duygusu var çünkü bu daha iyi olacağına inanmanın, daha doğrusu aldanmanın. Belleğimin elinden tutuyorum.

Anlıyorum acıları, anlıyorum yalnızlığı, anlıyorum belleği, anlıyorum unutmayı, anlıyorum sabahları durmadan hatırlamayı, uzun uzun bakmayı, anlıyorum ama konuşamıyorum. Bu dili anlıyorum ama konuşamıyorum. Ola ki, hasarı bu, hayatın… Ola ki mecburiyeti… Ola ki…

Sorma diyorum Bedri’nin soran gözlerine, sorma; bu hayata inanmıyorum niyeyse. Sarmıyor. Bir yer var, incelttiği bu aradaki tüm bağları. İplerin seyrelip de can aldığı yerlerin, koptu kopacak duygusu var. Bellemek istediğim her şeyi içine doldurduğum zihnimin, kıvrımlı bakışları var. Çekiyorum, gelmiyor. 

Ne yapmalı bilmiyorum. Keşke bir parça bir şeyleri değiştirebilseydim, diyorum. Keşke bir parça bir şeyleri değiştirebilseydim. Sakat kalıyormuşum hayatta, kamera şakası bir duyguyla kalakalıyormuşum gibime geliyor. Hayat zehrini atıyor sanki üzerime üzerime, her şeyin iyi olacağı düşüncesine ne zaman sarınır insan? 

Kimsenin kimseye tahammülü olmuyor, bir ölümde aklıma bu geliyor. Garip. Hatırladığım kadarıyla yaşıyorum, belleğimin hatırlattığı kadarıyla. İnancın, yerini koyu bir karamsarlığa bıraktığı bir an var. Yılgınlık, sarsıcı bir hakikate eşdeğer oluyor böyle anlarda. Sanki şimdiki gibi…

Geri dönüp de beni sor diye kötüyüm Süha. Belleğim, elimden tutuyor şimdi, fısıldıyor usulca karşımdaymış gibi Süha: her şeye inanıyorum sen olduğunda ve inanmıyorum nasıl olmazsın burada! Yanağımdaki, tebeşir tozunu siliyorum. Çekiyorum, çekiyorum, bir türlü gelmiyor Süha. Onun yerine bir koku geliyor burnuma: ekşi, terli ve yabani bir bitki kokusu.

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up