menu Menü
Salla
Bir fikir bekliyorum. Fikir düşünmenin meyvesidir, diyorum, hoşuma gitmiyor. Belki de metaforlarla düşünmeyi bırakıp şu televizyon kadar çıplak olmalıyım. Direkt görüntüyü sunmalı sonra da onu gürültüyle bastırmalıyım ya da her şeyi bırakıp bıyıklarımdaki telleri saymalıyım neden olmasın veya bu yaşıma kadar kaç kere tırnaklarımı kestiğimi hesaplayayım. Ortalama bir sayı beni yaşadığım dünyanın gerçeklerine yaklaştırabilir mi? O halde bu pet şişelerde kaç tane biber var?
Çağatay Uslu Edebiyat, Öykü
Hatıraları Gömmek Geri Bâki İleri

I

Alnındaki ter damlaları yolunu bulmuş, kaşlarına inmişti. Pencerenin önündeki kanepede eldivenli elleriyle başlarını koparıp koparıp attığı biberlere baktı. Kucağındaki leğen kara yeşil uzunlu kısalı biberlerle dolmuştu. Yanındaki çöp poşetinde biber sapları bütün yüklerinden kurtulup rahat bir nefes almış gibi yığılmıştı. 

Bileğinin açıkta kalan kısmıyla alnını sildi. Akşam güneşi pencereden üzerine üzerine vurmuş ancak o yer değiştirmeye üşendiğinden oturduğu yerde ter içinde kalmıştı. Bileğindeki açıklık alnına yetmedi. Lateks eldiven de terden handiyse şeffaflaşmış ve gevşemişti. Leğene bakıp bunlar çok can yakacak diye düşünüp hafifçe gülümsedi. 

Elleri işlerken bir yandan da televizyona bakıyordu, kısmıştı sesini iyice televizyonun. Sadece görüntüler oynuyor, insanlar bir yerden çıkıp başka bir yere giriyor, ağızlarını oynatıyor, duymadığı, anlamadığı bambaşka bir dille konuşuyorlardı. Televizyonun sesini açmaya karar verdi. Belki anlardı konuşulanları, olur ya aynı dili konuştukları birine denk gelirdi. Hem yönetmen mutlaka müzik kullanmıştı, anlamasa bile müzik bir şeyleri kıpırdatırdı. Kumanda karşı kanepede duruyordu, artık kalkması gerekti, artık bir mola vermenin zamanı gelmişti. 

Bıraktı bıçağını leğendeki biberlerin içine, eldivenlerini çıkarıp yanındaki poşete koydu. Ellerindeki serinliği iyice hissetmek için hafifçe oynattı parmaklarını. Eldivenin pudrası parmaklarına, parmak aralarına yapışmış beyaz beyaz lekeler bırakmıştı teninde. Kucağındaki leğeni önündeki masaya bırakmadan önce bağdaşını çözüp ayaklarını sallandırdı. İkisi de uyuşmuştu.

Bir et yığını vardı önünde. Kontrolü kendisinde olmayan bir an için de olsa özerkleşmiş bir et yığını. Uzamış tırnaklarını, kanepenin ayaklarında, ayaklarından bileğine doğru çıkan kıvrımlarda bıraktığı izleri gördü. Bu pelteleşmiş, kıllı et yığını hafif hafif karıncalanmaya yine ona ait olmaya başlayınca ayağa kalktı. Elindeki leğeni kanepeye bıraktı. Sendeleye sendeleye mutfağa gitti. Isıtıcının içinde su vardı. Düğmeye basıp ellerini yıkadı. Güneş iyice kaybolmaya başlamıştı. Hava kararmadan turşu bitmeliydi. Isıtıcının işini bitirdiğini görünce hazır kahvesini bardağa koyup, ısıtıcıdan suyunu alıp kanepesine döndü.

II

Bir fikir bekliyorum. Fikir düşünmenin meyvesidir, diyorum, hoşuma gitmiyor. Belki de metaforlarla düşünmeyi bırakıp şu televizyon kadar çıplak olmalıyım. Direkt görüntüyü sunmalı sonra da onu gürültüyle bastırmalıyım ya da her şeyi bırakıp bıyıklarımdaki telleri saymalıyım neden olmasın veya bu yaşıma kadar kaç kere tırnaklarımı kestiğimi hesaplayayım. Ortalama bir sayı beni yaşadığım dünyanın gerçeklerine yaklaştırabilir mi? O halde bu pet şişelerde kaç tane biber var?

Yaşadığım dünya gerçeklere dayanır, ben de her akşam oturup bu gerçeklerin karşısına düşünürüm artık. Bir süre sonra karşılaştırmalı gerçek analizleri oluşturup haber kanallarına gönderirim. Sayıları beğenmezlerse hemen oynarız tabloyla. Değişkenler çoğaldıkça tabloyu oluşturandan başkası anlamaz zaten, her tıraşta aynı sayıda mı tel keseceğim, el tırnaklarını mı ayak tırnaklarını mı saymalıyım yoksa her ikisini de mi? Sirke-su karışımı ile biber sayısı doğru orantılı mı?

Bu sayılar beni sahiden gerçeklerin dünyasına ulaştıracak mı? Sayıları da sınayabilir miyiz peki? Sözgelimi 500 sayfalık bir kitabı baştan tekrar okuduğumda yine 500 sayfa mı okumuş olurum? Halbuki kim bu zamanda 500 sayfalık kitap okur ki tutup tekrar okusun. Hadi diyelim okudu, bir de bunun üzerine düşünecek mi?

İki elinin altında pet şişeler garç gurç salınıp duruyordu. Leğenin içindeki biberleri tek tek bu pet şişelere doldurmuş aralarına da birkaç diş sarımsak ekleyip üzerlerine zeytinyağı, biraz sirke ve birkaç taş da limon tuzu koymuş, şişelerin kapağını kapatmadan kapakla şişenin arasına ufak poşet parçaları sıkıştırmıştı. Annesi telefonda bunu özellikle tembihlemişti. 

Kolları yorulduğunda kafasını şişelerden kaldırdı. Mutfak kapkaranlık olmuştu. Fikrini bulamadın ama günü batırdın dedi, kendi kendine yorulan ellerini ufak ufak çırparken. Yan yatmış şişelerde sirke yağ karışımı bütün yüzeye bulaşmıştı. 

İki hafta boyunca gelip gittikçe salla şişelerini demişti annesi. Salla ki biberler kıvama gelsin, yağını sirkesini alsın biberler, biberlerin acısı da suyuna geçsin turşunun. Sonra da uğraşmasaydın ben gönderseydim diye eklemişti.

Sallamak gerek diye düşündü mutfağın ışığını açarken. İyice sallamak gerek ki kıvama gelelim. Kafasını bir aşağı bir yukarı hareket ettirirken gördü kendini mutfağın camında. Tekrar kapadı ışıkları.

Bunu paylaşın:


Geri İleri

keyboard_arrow_up